Yazar - Detay - Üst

Bayram YILMAZ

Bayram YILMAZ

6 Ocak 2019 Pazar 12:52:09

201 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

Sahibinden Kiralık Medeniyet

99 depreminden önce Sakarya’ya ilk geldiğimde Merkezde bulunan Orhangazi Camiinin kıble tarafında Osmanlı’nın son döneminden kalma iki katlı eski bir bina vardı. Binanın zamanında ne olarak kullanıldığı tam belli olmasa da tahminince önemli birinin evi olmaya müsait bir yapısı vardı. Bina döküle döküle üste iki odadan kalma bölümler yıkılmış, giriş katı ise üsteki iki odanın altına denk düşen kısmen sağlam birkaç oda. Onlarda tuvalet olarak kullanılmaya uygun görülmüş. Tarihi binanın girişine ise o günkü rayiç olarak tuvalet ücreti yazıyordu. Zihnimde kaldığı kadar o gün için 126 yıllık bir bina olarak anımsıyorum ama bu kısmı net değil. Adapazarı Şehir merkezinde görüp göreceğiniz en eski yapının ayakta kalan kısmının tuvalet olarak kullanan zihnin o bina üzerine yazdığı bir yazı vardı ki hani derler ya mazereti suçundan beter. Şöyle idi “Bu bina Bursa Anıtlar Kurulunun …./…../……… tarihli kararı ile yıkılamamaktadır.” Binayı eskiden kalan bir hatırat yerine eskimiş olarak değerlendiren zihin bir parkın kenarında kalan önündeki yolun genişletilmesine de bir nevi engel görülen belki bu sebepten yıkılmak istenen mevcut halinin yıkılamamasından Bursa Anıtlar Kurulunu sorumlu tutuyordu. Aslında “biz yıkmak istiyoruz da Anıtlar Kurulu izin vermiyor” denilerek bir nevi politik akılla taşra siyaseti yürütülmeye çalışılıyor…

Öğretmenliğim ilk senesinde şahit olduğum bu görüntü ile ilgili olarak o gün (ve de bu gün) Sakarya yerel yöneti(cilerinin)minin köksüzlüklerinden, fena halde rahatsız olmuştum. Zihnimden gecen cümle “ulan daha hiçbirimiz hatta Sakarya diye bir şehir ortada yokken bu bina buradaydı ve içinde anılar biriktiriyordu. Sonradan gelip “ben burayı arsama katacaam, yola katacağım…” işgüzarlığı ile yıkmaya çalışmak ne tür bir anlayışın sonucu. Sen zamanında doğru bir planlama ile yolunu ayarlamamışsın ve sonra yerim dar diyorsun…” gibi bir cümle idi.  İlginç olan ise; tarihten gelip bizim tuvalet olarak kullanmaya devam ettiğimiz yapı depremde bile yıkılmadı. 99 depreminin “taşkalasında” ertesinde belediye iş makineleri ile tüm anılarıyla birlikte ortadan kaldırıldı. Maalesef gücün hukukunun bir göstergesi olarak benim şahsi anılarımda yer aldı. Bu vesileyle de kayda geçmiş olsun.

Yine tarihi eser konusunda 2000 yılların başında bir tartışma olmuştu. Suudi Arabistan’ın Kutsal beldelerden sorumlu bakanlığının Kâbe’nin etrafını genişletme düşüncesi ile Osmanlıdan kalan Ecyad kalesinin yıkılması gündeme gelmişti o dönemki basın bu durumu “Arapların tarihe saygısızlığı, Osmanlı/Türk düşmanlığı…” olarak yorumlayıp bir nevi bu durum üzerinden “Arap düşmanlığı” üretiyordu. Dönem 28 Şubat rüzgârlarının dinmediği bir dönemdi. Dönemin Suudi Arabistan büyükelçisi kendilerini tarihe saygısızlıkla suçlayanlara karşı cevap vermeye bile tenezzül etmeyen bir tavırla “siz” dedi “önce gidin Sinop kalesine bakın…” dedi de ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Ne demek istediğini bir sene sonra Lisede Din Kültürü ve Ahlak bilgisi dersime giren Sinop’lu olan öğretmenimi Ramazan Bayramında ailemle ziyarete gittiğimde hocamı görmeden Sinop kalesinden kalanları görünce anladım. Gördüğüm o gün için Sinop gidenlerin mecburen girmek zorunda olduğu zemini asfaltlanmış surların içinde Sinop Şehirlerarası Otobüs Terminali… Tarihi Kale de duyduklarımız ise  “Samsun’a bir iki, Ankara-Ankara…” diye bağıran otobüs yazıhanelerini mesken tutmuş çığırtkanların sesleriydi. “Bu ne lan…” dediğimi hatırlıyorum da sesimi duyan oldu mu bilmiyorum? Belki de tek tek bağırınca sesimiz “cis tak, cis tak” ların arasından seçilmiyordur. Birlikte ses çıkarıp anılarımıza, ortak hafızaya sahip çıkmamız gerekiyor.

Hadi tarih bilincinden yoksunsunuz anladık da aslı bir yakarış olan “denizin dibinde Hatçem demirden evler …” türküsüne, “aldırma gönül aldırma…” diyen Sabahattin Ali’ye,  de mi saygınız yok. O Sinop kalesi ki “büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkûmları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkûm kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar.”  diyerek tasvir eden Evliya Çelebi bile yaşadığı dönemin şartlarında tarihe not düşerken hangi köksüzlük ve dahi ufuksuzluk ile hikâyelerini anlatmaya sayfaların yetmeyeceği Sinop Kalasından bir otobüs terminal çıkartmış…

Sadece toplumsal hafızanın değil aynı zamanda bireysel yaşanmışlıklarında çok kıymetli olduğunu düşünenlerdenim. Bu vesileyle lisede okurken de kıymetli anılar biriktirdiğimiz hocamla olan bir Sinop anımı da aktarmak isterim.

Ziyaretimde, kendisi ikinci Üniversite olarak İstanbul Hukuk Fakültesinde, dört çocuğu da ilk, orta ve lisede öğrenci olan hocamın ekonomik olarak rahat olmadığına şahit olmuştum.  Mevcut sıkıntıları ile uğraşırken eşinin kendine hep destek olduğunu ve mevcut sıkıntılarından İnşaAllah kurtulacağını sürekli telkin ettiğini söyledi. Benim anılarıma unutmamak diskuru ile çaktığım fedakâr bir eşin sabrından ve söylediklerinden çok hocamın cevabı olmuştur. Hocamın bu muhabbette eşine olan cevabı “Allah bizi sıkıntılarımızdan kurtarmak zorunda değil Örnek; Zekeriya Peygamber…” demişliği vardır. Bize de o sıkıntılı dönemlerde müslümanca tavra sahip olabilmenin, dünyevi olana müdanasızlıkla olan ilgisine şahitlik etmek düştü. Bu vesile ile bu da kayda geçsin ve okuyanlar için de hem şahsi tanıklığımdan hem de Anadolu irfanından bir hatıra olsun.

Ortak hafızaya sahip olmaktan daha önemli olanın buna sahip çıkabilme hassasiyeti olduğunu anlatabilmek kaygısı ile başladığım yazının köşelerini belirlemeye çalışırken; şahsi hatıralarım kafamın içinde “beni de yaz beni de yaz” diyerek çarpışıyor not ettiklerimin arasına girmeye çabalıyorlar. Aynı saniyeler içinde hem Akif’in Süleymaniye Kürsüsünden şiiri Hem Yahya Kemal Beyatlı’nın Süleymaniye’de Bayram sabahı şiiri hem de çocukluk anılarımdan getirdiğim melodisi ile birlikte kulaklarımda çınlayan; Ferdi Tayfur’un “bir gün gitsen bile hatıran yeter” şarkısı aynı bankta sohbet ediyorlar… Beynimin yan loplarında yer açmaya çalışan anılar ise; şimdi ağır ceza hakimliği yapan Elazığlı arkadaşımla izlediğimiz İrlanda Kurtuluş mücadelesinin anlatıldığı “Özgürlüğün Bedeli” Filminden baş kahramanının sevdiği kadının söylediği replik; “ben hep seni sevdim ama mektupları hep o yazardı…” “o yazar…” diye cevap verir Michael Collins

Yazabilmek önemli vesselam…

Yine o yıllarda çok zor şartlarda öğrencilik yapmasına rağmen (yine anılar birbirine girdi… şimdi de Kadıköy postane sokakta kitap satış elemanıyım ve o günkü yevmiyemle Ümberto ECO’nun gülün adı kitabını alıyorum) sinemaya para verebilen insanların unutulmazlarından bir film ve filmden bir sahne; Yine İngilizler ve onlara karşı mücadele eden İskoçların milli kahramanı William Wallace’ın hikayesi: Filmin başında babası tuzağa düşürülüp öldüğü için amcasının himayesinde kalmak zorunda kalan 9 yaşındaki küçük William köyünden ayrılırken yaşıtı bir kız çocuğu tarafından verilen bir dikenin çiçeğini yıllar sonra köyüne döndüğünde bir bez içinde kurumuş olarak sahibine geri vermesi… Dönemin islamcı-milliyetçi- solcu tüm gençlerinin anladığı ama anlatmayı beceremediği bir naiflik.

cesur yürek çiçek verme sahnesi ile ilgili görsel sonucu

 Sonra ayrılık da sevdaya dahil şiiri, “sevdiğim yeşil soğan göndermiş, hasret kokuyor cigaram...”diyen Ahmet Arif hemen zihnimin yanı başındaki kıvrımlarında buralı şair Erdem Beyazıt’tın “Bir de baharlar bilirim / Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği / Anadolu bozkırlarında / İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru / Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen / Cesur otobüs pencerelerinden / Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen / Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında / Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının / Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken / Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen…” memleketimize özgü baharlar…

Bir yanda bir yeşil soğanda sevdiğini, memleketinin tüm yaşanmışlıklarını hisseden insanlar, bir yanda kuyumcunun nişan yüzüğüne bakışına sahip yüzü fiyat etiketli insanlar.

“Dostum dostum güzel dostum… bu ne beter çizgidir bu, bu ne çıldırtan denge, yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe…”

Konuya döneceğim de önce kendimi toparlamam lazım. Toparlayıp bu yazının ana motivasyonu olan “sahibinden kiralık Selçuklu medresesi” emlak ilanın çağrışımları ile biz nasıl bu hale geldik sorunsalını irdelemek ama bi müsaade daha

O da Mardin-Münih hattı gibi olsun.

2015 yılında ilk defa Milli Eğitim Bakanlığının bir Projesi kapsamında yurt dışına çıkma imkânı buldum. Almanya’nın Mesleki Teknik Eğitim tecrübesi ve uygulamalarını görmek amacıyla Türkiye’nin çeşitli yerlerinde görev yapan belli sayıda teknik öğretmen arkadaşlarla Almanya’nın Berlin şehrinde bir ay kadar kaldık. Orada da çokça kıymetli anılarımız oldu. Espri niyetine birini anlatıp sonra ağır mevzuumuza dönelim İnşaallah.

Seyahat takvimizin içinde Kurban Bayramı da olunca ben Berlin’de tanıştığım Oradaki Hacı Bayram Camii Cemaatinden ve Avrupa Milli Görüş Teşkilatından arkadaşlara “Hocam biz burada 34 kadar öğretmen arkadaşız. Şimdi hem buraya gelen arkadaşların birbiri ile daha iyi tanışması hem de sizleri de tanıması için bir grıll (Bizdeki mangal) yapsak, masraflarını da biz üstlensek teklifine olumlu cevap vermişlerdi de; bizim misafirler için gözettiğimiz hikmet ev sahipleri için de bir tanışma-tanıştırmaya vesile olmuş. Sonrasındaki katıldığım Perşembe sohbetinde “hocam sizin sayenizde bizde buradaki birbirini tanımayan aileleri bir araya getirdikte onlar da tanıştılar…” muhabbeti oldu…

Arkadaşlar Berlin’de Israrla iki yere gitmemizi tavsiye ettiler. Bunlardan birincisi Türkler arasında Bergama müzesi olarak bilinen İslam-Doğu Sanatları Müzesi, diğeri de fırsat bulabilirseniz Prag’a da gidin tavsiyesi idi. İkisine de fırsat bulabildik.

Bir hafta sonu uzun bir kuyruktan sonra girdiğimiz Berlin’deki Pergamon (Bergama) müzesinde çok şey gördük ama esas olarak müzenin de en büyük cazibesi olan, Müzeye Bergama müzesi denmesine sebep olan, Dünyada kapalı alanda sergilenen en büyük tapınak girişinin hikâyesi idi bizi çarpan.  Bergama’da sadece kaideleri kalmış muhteşem Zeus Sunağının giriş kısmını görebilmeniz için Berlin’e gelmeniz gerekiyor. Sadece tapınak girişi değil bunun yanında,  Athena Tapınağı’nın girişini, Athena Heykeli’ni, Millet Pazar Kapısı’nı, Anadolu’dan, İran’dan, Almanya’ya taşınmış diğer eserleri görüyorsunuz.

Müze’nin kuruluş öyküsü aslında Bergama’da başlıyor... 1864-1865 yıllarında Aydın yöresinde çalışan arkeoloji meraklısı Alman yol mühendisi Carl Humann, Bergama tepelerinde gezinirken, tesadüfen birkaç friz parçası bulur ve deneme kazıları yapar. Bu kazılarda ortaya çıkardığı antik parçalar Berlin Müzesi’nin de ilgisini çeker. 1878-1886 yılları arasında Carl Humann, Berlin Müzesi’nin desteğiyle kazılara devam eder ve ünlü Zeus Sunağı’nın kalıntılarını ve kabartmalarını ortaya çıkarır.

Daha sonra zamanın Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’in özel izniyle sunağın bölümleri numaralandırılıp özenle sökülerek, 1886 yılına kadar aralıklarla parça parça Berlin’e taşınır. Taşınma işlemleri sırasında bu parçalar katırlarla, develerle Akropol’den aşağıya indirilir, oradan mandaların çektiği kağnılarla Çandarlı Limanı’na götürülür, daha büyük gemilere yüklenmek üzere İzmir Limanı’na taşınır.  Daha sonra da Kuzey Denizi’ndeki limanlara indirilerek demiryoluyla Berlin’e götürülür. On yıl süren bu yolculuk serüveni Berlin Müzesi’nde son bulur.

Anadolu’dan koparılıp Berlin’e bin bir zahmetle taşınan M.S. 200 yıllarda yapılmış büyüklük ve muhteşemlik olarak sizi müzeye girer girmez etkileyen bu eseri gördüğünüzde önce hüzünleniyor iç geçiriyor sonra ise “Acaba diyorsunuz bu eserler buralara kadar taşınmamış olsaydı böyle korunabilir miydi?” diye kendinize soruyorsunuz.  

Gözünüzde Yüksel Aksu’nun müthiş mizahıyla Dondurmam Kaymak filminden bir sahne canlanıyor. Kasabanın dondurmacısı Ali usta dondurmasını satarken bir çobanla tartışır. Keçilerini gütmekte olan çoban dondurmanın sütü keçi sütü değilse iyi olmayacağını iddia eder.  Ali Ustada “Sana ne benim sütümden alacan mı almayacan mı onu söyle?” der. Bu sahnede keçi çobanı keçilerini en az 2000 yıllık olan Efes harabelerinde otlatmaktadır. Ve Ali ustaya der. “Keçi sütünden degelse almıyom…”

***

Prag gezimizde öğreniyoruz ki bu küçük başkent Avrupa’nın en çok ziyaret edilen üçüncü başkenti. Bu özelliği ile ülke ekonomisinin önemli bir gelir kısmını oluşturuyor. Tüm başkenti sabahtan akşama kadar yürüyerek dolaşabiliyorsunuz. Önemli meydanlarında (zaten bir-iki tane) fotoğraf çektirip Prag nehrinin üstündeki aşıklar köprüsünden geçiyorsunuz. Yanımıza bulunan atıştırmalık bir şeyleri bir tarihi eserin duvarına oturarak yiyebiliyorsunuz. Olmadı İstanbul isminde bir lokanta var oraya da uğrayabilirsiniz.

Buralarda dolaşırken tarihi olarak 150-200 yıllık yeni bile sayılacak binaların mevcut hali korunabildiğinden Çin’den İspanya’ya varıncaya kadar ilgi toplamasına gıpta ile bakıyorsunuz. “ah İstanbul, İstanbul olalı görmedi böyle keder…” diye iç çekiyorsunuz.

1955 Peyami SEFA Başvekil Adnan MENDERES’E İstanbul sur içi için yapılaşmaya izin verilmemesini korunmasını, gerekirse bunun için kanun çıkarılmasını teklifinde bulunur. Teklif kabul görmez. O dönem Demokrat Parti Edirnekapı surlarından gedik açarak Vatan Caddesini üç gidiş üç geliş olarak 6 şerit olarak yapmakla meşguldür. CHP “bu kadar büyük yola uçak mı indireceksiniz” diye itiraz eder. Tartışma medeni bir tartışma olmaktan uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bi taraf “yol medeniyettir” der, diğer taraf müsriflik suçlamasında bulunur. En azından sur içinin doğal ve tarihi dokusunu korumak tartışılmaz bile, ya da bir türlü sıra gelmez…

Mesele bu açıdan tartışılınca ne Süleymaniye mahalle olarak korunabilir nede çınarlar. Yenileme çalışmaları ile Selâtin camilerimizin avluları kaymak gibi mermerlerle kaplanır…

“hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir gönlünün kıyısına vurur…”

Gelelim hüznümüzü doruğa çıkaran duruma 12-13 Eylül 2018 tarihinde bir emlak ilan sayfasındaki ilan üzerinden tüm ana haber bültenlerinde “Sahibinden Kiralık 586 Yıllık Medrese” başlığıyla haber sunuldu. Haber “bir skandal, bir ihmal…” haberi olarak değil de ilginç haberler kontenjanından servis edildi.

5 ASIRLIK MEDRESE SAHİBİNDEN KİRALIK

Haberin detaylarında; Kayseri merkez Melikgazi ilçesi Camikebir Mahallesi'nde bulunan, Dulkadiroğulları Beyliği döneminde Nasıreddin Mehmed tarafından 1432 yılında inşa edilen, 586 yıllık Hatuniye Medresesi 'nin dış cephesine bir emlak firması tarafından " kiralık" pankartı asıldığını ve 500 metrekare alan ve 14 bölümden oluşan tarihi yapının yıllık kira bedeli olarak da 150 bin TL takdir edilmiş…

Şimdi siz söyleyin biz kime kızalım;

1432 yılında yapılan asırlık medreseyi 1977 yılında devletten izali şuyu (ortaklığın giderilmesi davası) ile satın alarak “Medresenin restorasyonu için 1992 yılına kadar harcama yaptıklarını, bu çalışmaları yaparken devletten bir kuruş destek görmediklerini, hiç kimsenin de kendilerine gelerek eseri ayağa kaldırdıkları için teşekkür etmediğini, Medreseyi ilk satın aldıklarında “içerisinden 350 kamyon hayvan pisliği çıkardık, Buranın restorasyonu için trilyonlar harcadık. Tarihi binayı resmen delik deşik etmişler içerisinde hayvan barındırmışlar. Bizim hesabımıza göre buraya harcadığımız para 10 fabrika yaptırabilecek maliyette. Ama artık yaptığımız iş çalıştırdığımız işçilerin masraflarını dahi karşılayamaz hale geldi ve kiralamak istiyoruz." diye konuşan mal sahibine mi?

Burayı korumaya ve amacına uygun olarak kullanmayı bir kamu hizmeti olarak görmeyen belediyeye mi?

Anadolu’yu İslam’la irfanla mayalayarak vatan kalmasına hizmet etmiş, 586 yıldır ayakta kalmayı başaran bir medrese binasını ortak değerimiz olarak değerlendirip kamulaştırmayan, bir Anadolu Selçuklu eserini muhafaza etmeye değer görmeyen  devlet aklına mı!?

Tarihi dokusu ile çok kıymetli bir kültür merkezi ya da bir bedesten olarak da önemli bir ekonomik deger üretebilecek bir mekânın bir nalburiye, bir tekstil atölyesi olarak kullanılmasına rıza gösteren Kayseri esnafına mı?

Kime kızalım?

“masum değiliz, hiç birimiz…”

Korumanın değerini niyeyse bir türlü öğrenemediğimizden midir yoksa Aydın/Mütefekkir eksiliğimizden midir, ya da vatanperverliği sadece askerlikle ilişkilendiren sığ yaklaşımımızdan mıdır bilemiyorum? Bizi biz yapan, ortak yaşanmışlıklarımızı, ortak hafızamızı tarih ve anılar biriktirdiğimiz mekânları,  bizzati bizi “her dem yeniden doğuran…” değerleri korumanın değerini halen öğrenemedik.  Olanı korumak konusunda zaaflar gösterince olanın üzerine inşasına devam edebileceğimiz bir medeniyet inşa sürecini sürdüremiyoruz. Tartışmalarımız sürekli yeniden bir medeniyet kurmak şeklinde tezahür ediyor.

“Hayırdır arkadaşlar biz bu topraklarda nevzuhur muyuz?” Hep beraber bir medeniyet iddiamızı ve inşasını sürdüreceksek;  var olan temellerimizi ve binamızı koruyarak sürdüreceğiz. Zamanın yıpratıcı etkilerini de dikkate alıp sürekli korumak için gerekeni yapacağız. Medeniyetimizin ihtişamına ihtişam katacağız. Bir Selçuklu eseri olan Sivas Divriği Camiinin Kapı girişinin muhteşemliğini yeni eserlerimizde de yaşatacağız. Kapı tokmaklarımız olacak erkekler için tok ses çıkaran, kadınlar için daha tiz sesli olan. Anahtar kullanmadığımız yörük evlerimizin kapıları olacak mesela örme ipi bir defa doladığımızda yakındayım hemen gelirim, eğer birkaç kez dolamışsak boşuna bekleme gelmem akşamı bulur, eğer birde düğüm attıysak akşama da gelmem anlamında olan örme iplerimizle kapılarımızı donatacağız. Kilit kullanmaya gerek duymayacağız. Cami duvarları ile birlikte ördüğümüz aşiyanlarımız olacak. Dağdaki ağaçlara uygun meyve vermesi için kalem aşısı yapan büyüklerimiz, İkramını sağ elle yapan ninelerimiz, evinin önünde beslediği köpeğin yal’ını sofraya oturmadan veren idrakimiz olacak…

Hepsinden evvelde Carpe diem (anı yaşa) diyenleri ciddiye almayan, Asr(zaman)a yemin edip dikkatimizi toplayan, bizi İbn-ül vakt kılan İmanımız olacak vesselam…

 

Yazar - Detay - Alt
 

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.