Yazar - Detay - Üst

Bayram YILMAZ

Bayram YILMAZ

18 Ekim 2018 Perşembe 12:14:41

849 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

Sakarya(Spor) Bu Mudur? Milliyetçilik Bu Mudur?

 

Hayatımda hiç profesyonel bir maçı stattan izlememiş birisi olarak böyle bir başlık kullanacağımı bilmezdim. Nihayetinde hiçbir müsabakada seyirci olmak gibi tercihim olmamıştır. Asıl ve asil olan hayatın her safhasında sahada olmak, oyuna etki etmektir. Oyuna ve akışa yönelik bir söz söylenecekse de bunu hariçten gazel okumak şeklinde değil, sahada olup her ne söylenecekse bizzat içerden söylenmesi gerektiğine inanlardanım. 


Neden şahsi bir giriş yaptım sorusuna cevabım 13. 10 2018 cumartesi günü Sakaryaspor’un yeni stadında yaşananların birazdan çok bir şekilde tek tek hepimizi ilgilendiren şahsi meselemiz olduğunu düşünüyorum da o yüzden. 


13.10 2018 Tarihinde Sakaryaspor’un fikstür gereği sahasında Amedspor’u konuk etti. Cümleye konuk etti diye başladık ama yaşananların pek de ev sahipliği ve konuk severlikle ilgisi yoktu.  Henüz daha maç başlamadan stadyumda bulunan iki skorbordtan da gösterilen çatışma videoları ve 'Ölürüm Türkiye' marşı ile sanki sahada bir spor karşılaşması değil de başka bir mücadele başlayacakmış gibi bir karşılama, maç boyu yapılan çirkin, ahlaksız ve milliyetçilik kokan tezahüratlar… konuk takımın soyunma odasında maruz kaldığı tekmeli saldırı… 


Nihayetinde size ait olan bir mekanda profesyonelliğin gereği olarak sizinle saha içinde mücadele etmesi gereken bir takımı, spor gündemiyle alakası olmayan bir sinevizyonla karşılamak, konuk takımı sanki terör destekçisiymiş gibi bir algı oluşturmaya çalışmak sportmenliğe yakışmadığı gibi en asgari nezaket kurallarına da yakışmamıştır.  


İşin buraya kadar olan kısmında “sana ne kardeşim?” diyebilirsiniz? Ama sadece demiş olursunuz. Mümkünse meselenin bizi niçin bu kadar ilgilendirdiğini açıklamak isteriz.  “eğer varsa sende İslam’dan insanlıktan bir iz ey insanoğlu” (Seyid bin ebül beka Endülüs’e ağıt şiirinden)* -Eğer biraz düşünürsek İspanyadaki müslümanların çöküş sürecinde Osmanlıdan yardım çağrısında bulundukları bu şiirin bu tutumlarla ilgisi de anlaşılabilir- Tamam konunun birinci dereceden muhatapları için bu örnek fazla entelektüel kaçmış olabilir. O zaman ben basit olarak kendimden örnek vereyim.


Çocukluğum yoğun İç göç alan Mersin’de geçti. 1990’lı yıllara geldiğimizde Mersin-Tarsus-Adana hattının nüfusunun en az yarısı ülkenin doğu illeri diye bilinen illerinden göç etmiş insanlardan oluşmuştu.  Kabaca insanlar etnik olarak ikiye ayrılırdı. Sakarya da dışarıdan gelenleri şaşırtan “hangi millettensin” sorusu Çukurova’da “köylü müsün kürt müsün?” şeklinde olurdu. 


Biz aile olarak Torosların Yörüklerindendik. Yani dağ köylüsü olup özbe öz türktük. Hatta bu özelliğimizi Edebiyat bölümünü bitiren kız kardeşimin eski Oğuz Türkçesinden tercüme ödevi olan bitirme tezinde gecen bazı kelimelerin teyze ve dayılarımın dilinde halen konuşuluyor olmasında görmek; ilginç ve sevindirici gelmişti. 


Tarsus’un kenar mahallerinde gecen çocukluğumda birbirimize lakaplar takar komşu mahalle için “Batı Kore” derdik. Batı Kore’ye toprak sahada “maç etmeye” giderdik. Maçlarımızda süre tutulmaz maç genelde 5’te devre 10’da biterdi. Bazen de kavga çıkar skor tamamlanamazdı.  Mahallemizin üst tarafındaki sulama kanalında (yanında da başka bir dere akardı ki (ailelerimiz yüzmeyelim diye adına b.klu dere derlerdi) ilk acemilikler o derede atılırdı)  yüzmeyi öğrenir, kanalın öbür tarafındaki cetvel mahallesi ile sapan taşları ile niçin yaptığımızı bilmeden “savaş” yapardık. Çok daha sonraları edineceğim sosyoloji formasyonu ile mahalle olarak bizden başka herkesi düşman bellemenin mahalle arkadaşlığı için bir nevi gereklilik olduğunu anlayacaktım. 


Çocukluk anılarımın en büyük ahlarından birisi ise “köylü” arkadaşlarımın 1985 yıllarına tekabül eden ilkokul dönemlerinde sınıftaki “doğulu” arkadaşlarımızın canlarını sıkmak için “kürt” diye seslenmeleridir. Sıra arkadaşlarımız; analarının ak sütü gibi helal olan bu vasıflarından hoşlanmaz tepki gösterirlerdi.  Üç beş yıl sonra ise; “Kürdüm ulan” demeye başladılar. Sonrasında birçoğu Kürtçü oldu. 


Yaşlarımızın ilerlediği dönemlerde ise “hepimiz türküz” çağrıları ikna edici olmaktan uzaktı. Çünkü çocukluğumuzda “onlar kürt” tü.
***
Şimdi 20 yıldır Sakarya ikametgâhı olan, az biraz sosyoloji okumuş ve vatanını hiç kimseden daha az sevmeyen birisi olarak;  Sakarya ve Düzce ye mahsus “hangi millettensin”  sorusunun sorulabildiği, 72,5 milletin hercü-merc olduğu, iki kuşak- bir kuşak öncesinin doğum yerlerinin Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya, Makedonya sınırları içerisinde olan insanların tatangalar olarak hangi duyguyla konuk takıma yönelik düşmanca davranış içerisine girerler ki… diye sorsak?


Tamam, konu kitle psikolojisi alanına giriyor ve aslında basit cevapları var. 


Nitelikleri ile övünemeyenlerin takımları, partileri, liderleri ile övünme ihtiyacını gidermeleri, Sosyalleşme ihtiyaçlarını fikri bir nitelik gerektiren ortamlar yerine en fazla bağıranın öne çıktığı bir ortamda giderme isteği, Sorumluluk gerektiren aidiyetler üzerinden sosyalleşme imkanı yerine, sorumluluk talep etmeyen veya öteki varsa kimlik sahibi olunabilen bir sosyalleşme biçimini tercih etme isteği anlaşılabilir…. Ama asla saygı duyulmaz.


Bizim derdimiz aslında insanların tercihlerini sorgulamak da değil. Derdimiz kişi ya da gurupların özellikle milliyetçi duygularla kitle halinde davranırken (tavır diyemedim) yaptıklarının ülkenin birliğine ve dirliğine zarar vermesi. “Baş koymuşum Türkiye’min yoluna” derken bu ülkeyi benden başka kimse sevemez anlamının çıkarılması, Ülkesini en çok sevenin işini en iyi yapan olduğunun ıskalanması, ham milliyetçiliğin işsiz insanların uğraşı olması. Kardeş olabilmenin, sportmence rekabet edebilmenin zeminin aşındırılması. Nihayetinde ne hazindir ki milliyetçi duygularla bölücülük yapılması, bilerek veya bilmeden bölücülüğe hizmet edilmesi… Tüm bunlara sebep olurken de fonda Türkiyem çalınması…


Necip Fazıl’ın “cahilin dindarlığı yobazlık üretir” deyişindeki gibi ham milliyetçilikte hamasetten başka bir şey üretmiyor. Hamasetten de selamete yol gitmiyor maalesef…


Herhalde öncelikle sağlıklı bir milliyetçilik, vatanseverlik tanımın yapılması gerekir. Bizim ailenin çocukluğu “Bizim Ocak”da gençliği ve yetişkinliği “Ülkü Ocakları”nda geçmiş en milliyetçi üyesinin tanımladığı şekliyle “milliyetçilik milletini yüceltmekle olur. Başka milletler b.k atarak milliyetçilik olmaz” tanımı benim en çok tuttuğum tanımdır. Vatanseverlikle ilgili olarak da bir öğretmen edası ile söyleyebileceğim “en iyi vatansever ailesi başta olmak üzere en fazla kişiye fayda sağlayandır. Bir iş güç sahibi olup ülkesine katma değer üretmeden öyle sadece kuru lafla, şarkıyla türküyle vatanseverlik olmaz…” Ha bide evine misafir almayandan, gelen misafire hor davranandan da Türk olmaz.


Vatan sadece ölüp öldürülecek yer değil, vatan aynı zamanda içtiğimiz su, toprağımızdaki tohum, alınlardaki ter, soframızdaki ekmek, düğünlerde halayımız, namusumuz arımız, beşikteki balamız, kilimlerdeki efkârımız nakışımızdır… Vatan biraz da sevdiklerimize söylediğimiz veya söyleyemediğimiz güzel sözlerimiz, kederli cümlelerimizdir.  Mustafa Yıldızdoğan’ın türkü formunda seslendirdiği o güzel eserdeki “mavi boncuk takışına ölürüm Türkiyem…” deyişindeki gibi vatan biraz da O Mavi Boncuk’tur.   


İşte O Mavi Boncuk’a, O Heybedeki Nakış’a halel getirmeyin… Lütfen... 

Yazar - Detay - Alt
 

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.