Yazar - Detay - Üst

Bayram YILMAZ

Bayram YILMAZ

29 Ocak 2018 Pazartesi 09:05:10

838 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

“Kuzum”Dan “Aşkım”A Değişen Sevgi Sözcükleri

 

Kınalı kuzular tabiri bizde bildiktir. Özellikle Çanakkale Savaşına katılan Rumi takvime göre 1315 doğumlu ve her biri 15’li yaşlarda savaşa giden çocuklardan biliriz “kınalı kuzular”ı. Minik bedenlerine yüklenilen dağ gibi savaş yükünü, dağ gibi yürekleri ile taşımalarından biliriz. Kınalı Kuzuları 15 yaşlarında kendilerine yakıştırılan asker kıyafetleri içinde büyüyemeyen çocuklarımızdan biliriz. İşgale kalkışılan vatan toprağını kuzu ürkekliğine sahip olsa da gerekirse kurban olup, harem-i ismeti çiğnetmeyiz iradesidir o kınalı kuzular. Kuzu olmak anneye muhtaçlığı, kınalanmak kurbanlık olmayı ifade eder.  Yine de biliriz ki kuzuyu kurban etmek yakışık almaz. 

Tarsus’un Göçük köyünde geçen çocukluğumda, koca dayımdan (120-130 okka ağırlığındadır) dinlediğim dedemin çocukluk hikâyesi vardı. Osmanlının sonu, Cumhuriyetin başında geçmiş, neredeyse istisnasız tüm taydaşlarının her biri gibi sefalet içeren çocukluk hikâyesi.

Anasız ve babasız çocukların uzak-yakın akrabalar yanında karın tokluğuna 3-5 keçinin, bir-iki ineğin ardında hergelecilik (sığır çobanlığı) yapılan günler. O küçücük çocukların kendisinden büyük hayvanların peşinde koşturduğu, kuşluk vaktinde çıkından çıkarılan yufka ekmeğinin ıslatılarak yenildiği, yenilebilir otların katık edildiği “Allah’a çok şükür karnımız doyuyordu…” denilen günler. Dedemin“Hele birde katık olarak soğan varsa deyme keyfimize…”diye anlattığı günler.

Sefaletle gecen çocukluk, O’nda başta hayatta kalma hırsı olmak üzere bir nevi kendi yuvasının düzenini bir an evvel kurma, babasının köyüne dönüp “ocağını tüttürme” arzusuna dönüşmüş.

Dedem kışın köy evinin ocağında yanan ateşin başında, çocukları kavurga (sacda pişirilmiş buğday)yerken; çok ezildiği, kendisine haksızlık edildiği, karnını bile iyice doyuramadığını anlatırmış,“ bugünkü halimize şükredelim” diye (1955 ler). Dedemin kendisine haksızlık edenler için evlatlarına söylediği “ben yarın o mahşerde sırat köprüsünün başında duracam da hakkımı almadan onları sırattan geçirmeyecem…” sözü içinde hem ezilmişliği, hem kini,  hem de Anadolu insanının Yaradan’ın adaletine olan güveninden kaynaklı sabrının ifadesi olarak dinledim.

Bu hikâyenin yıllar sonra tekrarında dedemin mazlumiyetini anlatmak için kullandığı, ilk kez dayımdan duyduğum, bir ifade çok dikkatimi çekmişti. Onun da babasından işittiği “analı kuzu otlukta, anasız kuzu yadda melermiş” sözü ve daha sonraları büyüklerimden de “analı kuzu yarda, anasız kuzu yerde oynar” sözlerini duymuşluğum olmuştu.

Her söz gibi bu sözde söyleyene bağlı olarak anlamını bulmaktaydı: “Anasız kuzu yadda melermiş” sözü, yetmişlerindeki dayımın tonlamasında çok daha derin anlam kazanmaktaydı.

Kırk yaşımı devireli birkaç sene oldu, hayatta kalan tek teyzemi ziyarete gittiğimde teyzem halen “kimin kuzusu gelmiş” diye karşılar ve sever. Aynı ifadeyi benim çocuklarım için de söyler: “Kuzumun kuzuları…”diye. Birbirimize teyzeoğlu, dayıoğlu diye seslendiğimiz “Kuzenlerimiz”,tamamı bizden büyük olduğu için (annem kardeşlerin en kücüğü ve tüm teyze dayı çocukları bizlerden büyük) bize hitap ederken çoğu zaman “teyzemin çülüğü (çivcivi)”, “teyzemin çülüğü hoş geldin...”diye muhabbet ederlerdi...

Sonradan biraz edebiyat, biraz sosyoloji okumuş birisi olarak, o çülük ve kuzum ifadelerinin anlam derinliği beni hep etkilemişti. En çok da ne zaman “kuzuuum kuzum” diye bir yörük ağıdı duysam, acıyı yüreğimin tam ortasında hissederim.

Sizi de küçüklüğünüzde kuzum diye sevmişlerse daha bir anlarsınız Soma faciasında şalvarlı analarımızın evladının ardından “kuzum kuzuuum” deyişini; “madeni su basmış” dediklerinde “benim kuzum yüzme bilmez ki…” deyişi boğazınızda çıkaramadığınız bir hıçkırık, yüreğinizde taşıyamadığınız bir yumruk olur.

Adana’nın Aladağ ilçesinde çocuğum okuyabilsin diye yatılı Kur’an Kursuna emanet edilen minicik kız çocuklarının, yangında ölmelerinin ardından “kuzularııım…” diyen annenin acısı her sıkıntı taşınır da evlat acısının nasıl taşınacağının bilinememesindendir... O hayatı toprağa bağlı,“aslı Yörüük, nesli yörüük” insanlar, gamı duvarların nemi gibi içlerinde sağarda umarsız görünürler. “Aladağ’dan serin” insanların anlayamayacağı bir acıdır bu...

“Kuzum” “aşkım” gibi bir mülkiyet ve arzu ifadesi içermez. “Kuzuum” derken annelik duygusuyla seslenirsiniz. Karşılık beklemeyen sevginiz dile gelir.  Mülkiyet duygusu içermeyen bir sahiplenme vardır. Tek kelimeyle dersiniz ki “derdin, sıkıntın benim de sıkıntım, sevincin hepimizin sevincidir…” O duygu iklimidir ki insana “gadanı alayım…” dedirtir.

Size “Kuzuum” diye seslenebilene karşı sonsuz güven duyarsınız. (“aşkım” dan en önemli farkı belki de budur). Sizden büyüklerin “kuzum” derken ki hayâları, “kuzum” ifadesinin toprakla, doğayla, insanlarla barışık hayat tecrübesine yaslanması sayesindedir ki “kuzum” diyenden kötü insan çıkmaz. “Kuzum” diyen bilir ki her insan anasının kuzusudur. Canı, gönlü mukaddestir, incitilmemelidir.

Eşinize, yârinize, sevdiceğinize, kuzum demezsiniz. Kuzum dediğiniz nikâhınıza düşmeyendir. Kuzum dediğiniz karnını doyurmasından, büyümesinden sorumlu olduğunuzdur. Hiçbir ana, kuzusundan kendisi için bir şey beklemez. Kuzum ifadesi bir evlat duygusunu barındırır. Kaç yaşında olursanız olun her evlat annesinin büyümeyen kuzusudur.

Ancak“kuzum” diye sevilmiş, şehirli akrabalarının “senin hiç oyuncağın yok mu? sözüne karşılık, doğalı üç gün olmuş kuzuyu kucaklayıp “işte bu da benim oyuncağım…” deyip getirebilen; emekle, toprakla, insanla barışık bir tecrübe birikiminden sonra Eller bilirim haşin hoyrat mert/Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır/Her kırışığı sorulacak bir hesabı/ Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır diye şiir yazabilir ve okuyabilirsiniz.

Peki ya 30-35 yaşlarında anne olabilen, üç yada beş yaşında, ya da 20 yaşındaki çocuklarına “aşkım” denmesi ne tür bir kültür değişimidir. Daha da önemlisi ne yönde bir kültür değişimidir. Hem arzu ile bedensel hazlar ile bakabildiğiniz birine aşkım, hem de çocuğunuza aynı kelime ile aşkım demek ne tür bir kulak ve ağız alışkanlığı, ne yönde dil ve kültür evirilmesidir. Bu yön, ne tür bir aile kurgular, nasıl bir toplum inşasına harç olur?

Tamam, çok hızlı ciddileştik ama konu içinde hüzün ve trajediyi birlikte barındıran ciddi bir konu;

Oku da hayırlı bir evlat ol temennisinden oğlum/kızım annesine ev alacak noktasına ne zaman geldik? Var mı bu dönüşümün yol işaretlerini bilen?

Büyürken oğlak, kuzu, buzağı görmeden, hatta gurklu tavuk ne demek olduğunu bilmeden büyüyen çocuklarımız, anne olunca kelime dağarcığında kendince en çok sevileni ifade eden “aşkım”a kaldı.“Canısı” “aşkitosu” daha ayrı bir sıkıntı…

Büyütürken çocuklarımıza okuldu, dersti, dershaneydi derken, evlatlığı, arkadaşlığı, dostluğu, aile olmanın sorumluluğunu, anne-babalığı öğretemeyince garibim onlarda kendilerini okulda, ekran karşısında duydukları beğeni ve sahiplenme sözcükleri ile ifade etmeye başladılar. Beğendiklerinde “harikasın...” dediler. Şaşırdıklarında “Oha oldum!” veya “ooo aman tanrım!” diye ünlediler. Her biri yabancı dilden tercüme kelimelerle…

Bireyselleştikçe takdir ve eleştirilerimiz davranış ve eylemlere yani meselenin içeriğine dönük, davranışları onarılır olmaktan uzaklaştı kişilere döndü, kişiselleşti. Birey olabildiğiniz, görünebildiğiniz, beğeni alabildiğiniz kadar değerli olduğunuz duygusu yaygınlaştırıldı. Eşya işlevsellik üzerinden değil üretebildiği nispet duygusu üzerinden alınmaya, tüketilmeye başlandı.

Bizi biz yapan kelime ve kavramlarımızdan uzaklaştıkça bireyselleşip bencilleştik. Bireyselleştikçe özgür olacağımız zokasını yuttuk, hepten korunaksız ve korumasız kaldık. Toplumumuzun en küçük yapı taşı olan ailede oğlumuza ve kızımıza emanet gözüyle bakıp, emanet edebilmekten uzaklaştık. Sahiplenmeyi sahip olma ile karıştırınca evlatlarımıza mülkiyet duygusu ile yaklaştık. Benim oğlum/kızım en iyisine layık deyip, mutlu olma çıtasını belirlemeyi kapitalist kültüre bıraktık.

Huzur kelimesini sohbetlerimizden uzaklaştırdık çünkü huzur alınabilir/satılabilir bir eşya değildi. Huzur ancak kendinizin içinizde üretebileceğiniz bir duygu halidir ve her duygu gibi bulaşıcıdır.

Neyi daha çok beğenip, neyi daha çok arzu etmemiz bu süreçten bağımsız değildir. İlk önce çocuklarımızı akıll��-uslu kızım diye sevip akıllı olmayı yüceltirken, sonraları “benim güzel kızım”a evrildik. Daha da sonraları kızlarımız büyürken takdir edilmeyi güzel olma üzerinde talep ettiler.

“Filanın kızı çok edepli…” diye oğlumuza kız, “Aklı başında hayırlı bir evlat“ diye kızımıza eş, kendimize damat beğenirken; “O da öğretmen O da öğretmen, hem tatilleri de uyar…” deyip evlilik kararları vermeye başladık. Önce çalışan, sonra mesaisi belli, birde mümkünse “bir evin tek kızı olsun” diye hısımlık tercihleri yapmaya başlayınca, “kuzum kuzum…”diyebilecek kadar yakın, bu anlam derinliğini hissedilecek kadar da insan kalamadık. Vesselam.

Yazar - Detay - Alt
 

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.