Yazar - Detay - Üst

Sahir Rıdvan Akça

Sahir Rıdvan Akça

22 Ocak 2018 Pazartesi 08:56:46

180 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

Câhiliye

 

Önce câhiliye kavramının kök kelimelerine ve anlamlarına bir göz atalım.

Câhil: Bilmeyen, bilgiden mahrum, akılsızlık eden, sefih, taşkınlık yapan ve aklı kıt olan; Allah (cc)’ı ve O’nun dînini tanımayan, İslâm dîninin emirlerinden habersiz yaşayan kimse demektir. Rabbimiz bu konuda En’am 35’te, “Allah dileseydi, onları elbette hidâyet üzerinde toplardı. O hâlde (onların lüzumsuz tekliflerine uyarak) sakın câhillerden olma!” buyurarak dikkatimizi çekmektedir. Câhil, ilmi, bilgisi ve marifeti olmayan, kaba ve sert davranışlı, inanç, söz ve fiilleri kötü olan kimsedir. Kur’ân’da kâfirler, müşrikler ve günahkârlar câhil vasfı ile nitelenmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e göre câhil, bilgisiz insandan daha ziyade şirk, küfr, nifak ve isyân gibi günah olan inanç, söz, fiil ve davranış sâhiplerine denilmiştir.

Cehâlet: Bilmemek, tanımamak, haberi olmamak; nefsin bilgiden mahrum ve uzak olması; ahmak, akılsız, kaba, katı ve sert davranışlı olmak; bir şey de şiddetli olmak; saldırmak, tecâvüz etmek anlamlarındadır. Farkında olmama durumu; bilinçsizlik, kasıttan yoksunluk. Davranışlarına hâkim olamama, hareketlerini kontrol edememe, aceleci biçimde ve çoğu kez düşüncesizce hareket etme hâli. Varlığın/ yaratılışın hikmet ve sebebini kavrayamama, söz konusu hikmet ve sebebe aykırı düşünce, tavır ve davranışlar sergileme.

Kur’ân’da cehâlet, Bakara 273. ve Hucurât 6. âyette “bilmeme ve tanımama” anlamlarında geçer. Ayrıca fert ve toplumların İlâhî iradeye uymayan yanlış ve hatalı inanç, söz, fiil ve davranışlarını ifade etmek için kullanılmıştır.

Cehâlet, insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki İlâhî irâdeyi anlayamaması, kâinat âyetlerini Allah’ın âyetleri olarak görememesi, dînî gerçekleri anlayamaması, iradesini ve hâkimiyetini yitirmesi, şirk, küfür, nifak, isyân ve zulme dalması, Allah’a ve yarattıklarına karşı kötü, kaba ve çirkin davranmasıdır.

Cehâleti üç kısma ayırabiliriz: 1. Kısım: a)- İnsanı kâfir, müşrik ve münâfık yapan cehâlet; b)- Âsi, fâsık ve zâlim yapan cehâlet. 2. Kısım: a)- Allah’a ve dînine karşı yapılan cehâlet; b)- İnsanlara ve diğer varlıklara karşı yapılan cehâlet. 3. Kısım: a)- Basit cehâlet-bilgisizlik; Bilmediğini bilmek sûretiyle olan cehâlet. b)- Cehl-i mürekkep-Katmerli bilgisizlik; Bilmediğini de bilmemek sûretiyle olan; yâni yanlış inanç, hatalı söz, fiil ve davranışlarda bulunmak ve bunları idrâk edememek cehâleti. 

Câhiliye: Bilgisizlik; Allah, Peygamber, din, şeriat mevzularındaki bilgisizlik. Hakîkatin bilgisinden yoksunluk. Sahte gerçeklerle oyalanma; neseple, çoklukla övünmek. Yaratılmışlığın bilincine varamamış, acziyetini kavrayamamış insanların oluşturduğu; vahy yerine İlâhî hikmetten kopuk, dünyevîleştirilmiş beşerî bilgi ve değerler felsefesinin hâkim olduğu toplum-kültür ortamı. Dar anlamda ise, İslâmiyet’in yayılmasından önce Mekke ve Medîne’de hâkim olan putperestlik ve müşrikliğe dayalı dönem.

Câhiliye, lûgatta bilgisizlik mânâsına olup, beyinsizliği ve hamakatı da içine alır ve ilmin zıddıdır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı ifade eder. Istılahî olarak; Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip, bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşünce ve sistemlere îman etmektir. Kur’ân-ı Kerîm’de genellikle bu anlamda yer almıştır. Mâide, 50; “Yoksa onlar hâlâ câhiliye devrinin bâtıl hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz inanan ve sâlih bir kanaate sâhip olanlar için, hükmü Allah (cc)’tan güzel olan kim olabilir?” buyrulmuştur. Câhiliyenin zıddı ve ondan kurtuluş yolu İslâm’dır ve buradan anlaşılan odur ki, câhiliye; Allah’ın indirdiği hükümlerin uygulanmadığı her yerin ve toplumun tabiî bir vasfıdır.

Câhiliye, özel olarak Arapların İslâm’dan önceki dînî ve sosyal hayat telakkilerini, genel olarak da kişilerin ve toplumların günah ve isyânlarını ifade eden bir kavramdır.

“Cehl” kökünden türetilmiş olup, eski sözlüklerde bu kelimeye ilmin zıddı olarak genellikle “bilgisizlik” anlamı verilmiştir. Ayrıca bir şeyi olduğundan başka türlü düşünmek, yapılmayacak bir şeyi iyi veya kötü niyetle yapmak ve birine karşı zorbalık etmek gibi anlamlar taşır. Râgıb el-İsfahânî cehlin üç değişik anlamından söz ederek “nefsin bilgiden yoksun olması” şeklindeki ilk anlamın kelimenin asıl mânâsı olduğunu ifade eder. Diğer iki anlamı ise “bir konuda doğru olanın tersine inanma” ve “bir konuda yapılması gerekenin tersini yapma”dır der.

İslâmî dönemde ortaya çıkmış bir kavram olan câhiliye, gerek Kur’ân-ı Kerîm’de gerekse Hadis-i Şeriflerde Arapların İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını İslâmî devirdekinden ayırt etmek için kullanılmıştır. Bu sebeple genellikle Arapların İslâm’dan önceki dönemine “Câhiliye” veya “Câhiliye Çağı” denilir. Hz. Peygamber’in ashabı câhiliye kelimesiyle İslâm öncesini, yâni vahyin inmeye başlamasından önce yaşadıkları devri kastediyorlardı. Onlar Müslüman olduktan sonra bu devirle ilgili hâtıralarını, inançlarını, tutum ve davranışlarını anlatırken veya Hz. Peygamber (sav)’e o dönemde yaptıkları işlerin İslâm’daki hükmünün ne olduğunu sorarken çoğunlukla bu kelimeyi kullanmışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Mekke devrinde nâzil olan âyetlerde câhiliye kavramı kullanılmamış, Medîne döneminde inen dört âyette câhiliye kelimesi geçmektedir. Nüzûl sırasına göre bu kelimenin ilk defa içinde geçtiği Âl-i İmrân, 154. âyetinde Uhud Savaşı ile ilgili olarak, bazı münafıkların Allah hakkındaki yanlış düşüncelerinin “Câhiliye zannı”na benzediği belirtilerek câhiliye kelimesi İslâm öncesini ifade eden bir kavram olarak kullanılmıştır. İkinci âyette Hz. Peygamber’in hanımları, “Evvelki câhiliye devri kadınları gibi açılıp saçılmayın” (Ahzâb, 33) şeklinde ikaz edilirken yine İslâm öncesi döneme işaret edilmiştir. Üçüncü âyette “Câhiliye taassubu” (hamiyyetü’l-câhiliyye) üzerinde durulmaktadır. Burada “Hudeybiye Antlaşması” sırasında müşriklerin ve Hz. Peygamberle Müslümanların içinde bulundukları farklı ruh hâlleri tasvir edilirken, “O zaman kâfirler kalplerine taassubu/ asabiyeti, câhiliye taassubunu yerleştirmişlerdi; Allah da Rasûlü’ne ve mü’minlere sükûnetini indirdi ve onları takvâ sözü (kelime-i şehâdet) üzerinde sabit kıldı” buyrulmuştur (Feth, 26). Bu âyette câhiliye çağının taassup, asabiye ve barbarlığına, müşrik toplumun hayatına hâkim olan şiddet, kin ve nefrete işaret edilmektedir. Câhiliye kelimesinin yer aldığı dördüncü âyette ise , “Yoksa onlar câhiliye idaresini mi/ bâtıl hükmünü mü arıyorlar? Kesin inanan ve iyi anlayan bir toplum için, hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide, 50) şeklinde yine İslâm öncesi döneme, o dönemin insanlar arasında farklı uygulamalarda bulunan haksız ve zâlim idaresine dikkat çekilmektedir. Câhiliye kelimesi ayrıca birçok Hadis-i Şerifte de kullanılmıştır.

Eskiden beri kabul edilen anlayışa göre câhiliye çağı “bilgisizlik çağı” demektir; İslâmiyet ise aydınlanma ve bilgi devridir ve bu anlamda câhiliye çağının karşıtıdır. İslâm’dan önce cehl insanın şahsî bir vasfı kabul ediliyor, zıddı olan hilm ise çoğunlukla ahmaklık ve budalalık sayılıyordu. Câhiliye devrinde fazilet kabul edilen birçok telakki ve gelenek Hz. Peygamber (sav) tarafından reddedilmiş ve yasaklanmış, buna karşılık o devir Araplarınca benimsenmeyen birçok husus da fazilet statüsüne çıkarılmıştır ki, hilm vasfı buna en iyi örnektir. Cehlin fiilî tezahürünün zulüm olduğu, câhiliye çağı insanlarının Hz. Peygamber ve ashabına karşı yaptıkları bütün zulüm ve işkencelerin arkasında da bu cehâlet rûhunun bulunduğu görülür.

Câhil “azgın, arzularının esiri, hayvanî içgüdülerini takip eden, vahşî, şiddet taraftarı ve aceleci bir karaktere sâhip”, yâni “barbar kimse”dir. Bu anlamdaki câhiliye, barbarlık ve vahşetin hüküm sürdüğü dönemdir. Cahiliye devri Arapları Allah’ı hakkıyla bilmedikleri, O’na şeksiz ve şirksiz îman etmedikleri, gerek ferdî gerekse içtimaî hayat itibariyle bilgiden, nizamdan, sulh ve sükûndan uzak oldukları, güçlü ve asil sayılanları daima haklı kabul ettikleri ve adâletten yoksun bir hayat yaşadıkları için bu döneme câhiliye denilmiştir.

Ashâb-ı Kirâm, İslâmiyet’in câhiliye örf ve âdetlerini kaldırdığını söylerken, câhiliye kibir ve taassubunu, sürekli çekişmelere ve savaşlara sebep olan kabilecilik anlayışı ve kan davasını, affa yer vermeyen barbar âdetleri, vahşet zihniyetini ve putperestliğin bütün unsurlarını kastediyordu. Habeş muhacirleri adına Necâşî ile konuşan Ca’fer b. Ebû Tâlib’in şu sözleri, câhiliye kavramının daha o zamanlar kazanmış olduğu muhtevayı ifade etmesi ve ayrıca bu kavramın hicretten önce bir kavram olarak kullanılmaya başlandığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir: “Ey hükümdar! Biz câhiliye zihniyetine sâhip bir kavimdik; putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık; akrabalık bağlarına riayet etmez, komşularımıza kötülük ederdik, güçlü olanlarımız zayıfları ezerdi”.

Câhiliye kavramı esas itibariyle Arapların İslâm’dan önceki durumlarını ifade etmekle birlikte Hz. Peygamber (sav) câhiliyeye geçmişte kalan bir dönem olarak bakmamış, aksine bunun her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve bu yönde uyarılarda bulunmuştur. Rasûlullah (sav) bu kaygısında haklı olduğunu gösteren bazı olaylarla da karşılaşmıştır. Nitekim bir zamanlar düşman iki kabile iken Hz. Peygamber’in önderliğinde İslâm’la güçlü sevgi bağlarıyla birbirine bağlanmış olan Evs ve Hazrec’den bazı kimseler dostane bir şekilde sohbet ettikleri sırada, Müslümanların birlik ve beraberliğini kıskanan bir Yahudi, iki kabilenin eski rekâbetlerini hatırlatan bazı şiirlerle onları tahrik etmişti. Tarafların kılıca sarılarak dövüşmek üzere harekete geçtiklerini öğrenen Hz. Peygamber (sav) kendilerine şöyle hitap etmiştir: “Ey Müslüman topluluk, Allah’tan korkun! Ben aranızda bulunuyorken, Allah sizi İslâm’a kavuşturmuş, onunla müşerref kılmış, câhiliye zihniyetinden kurtarmış, küfürden uzaklaştırmış ve sizi birbirinize dost kılmışken nasıl oluyor da yine câhiliye davasıyla birbirinize düşebiliyorsunuz!” (İbn Hişâm).

“Câhiliye davası” câhiliye çağrısı demektir ki, bir kimsenin kabile mensuplarından yardım istemek için onlara, “Ey filân oğulları, yetişiniz!” diye bağırmasıdır. Bu çığlığı işiten kabile halkı toplanarak çağrıyı yapan kimseye, haklı veya haksız, zâlim veya mazlum olsun yardım etmesidir. İslâmiyet kabile taassubuna dayanan bu şekildeki yardımı ve kan davasını kaldırmış, ihtilâfları adâlet ve hukuk kuralları çerçevesinde hâlletme yolunu tutmuş, suçun ferdîliği esasını kabul etmiş, bundan dolayı câhiliye davasını sürdürmeyi ve bu şekildeki davete icabet etmeyi de büyük günah saymıştır. Rasûlullah (sav), “Câhiliye davasıyla hak iddia eden kimse bizden değildir” demiştir (Buhârî). Benzer bir tartışma üzerine Hz. Peygamber şöyle söylemiştir: “Şu câhiliye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!” (Buhârî).

Rasûlullah (sav)’ın ümmetine emânet bıraktığı ve onlara sarıldığımızda ise zaafa düşmeyeceğimiz, düşmanlarımızın bizi galebe çalamayacağı Allah (cc)’ın Kitabı ve efendimiz, önderimiz, rehberimiz (sav)’in Sünneti elimizde olduğu hâlde içler acısı hâlimize bakarmısınız. Bugün hâlâ Yahudilerin, münâfıkların, İslâm ve insanlık düşmanı mahlûkların oyunlarına gelip, birbirlerimizi boğazlıyoruz, yâhutta mazlum-mustazaf kardeşlerimizin feryatlarını kulaklarımızı tıkayarak duymamazlıktan geliyoruz. Bu perişanlığımızı, zavallılığımızı neyle izah ederiz, mahşerde Allah Rasûlünün yüzüne nasıl bakar ve Allah’a hesabımızı nasıl veririz.

Yazar - Detay - Alt
 

KISACA BİZ

Ribat Eğitim Vakfı Adapazarı Şubesi olarak 1995 yılından beri sevgili hemşehrilerimize hizmet etmek çabasındayız. Kadın, erkek ve çocuklar olarak tüm aile fertlerine eğitim, kültür ve sosyal konularda programlar düzenlemekteyiz. Maddî ve manevî yönden katkılarda bulunmaktayız.

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.