Yazar - Detay - Üst

Hamza Tekin

Hamza Tekin

9 Ocak 2018 Salı 08:59:29

194 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

 

SÖZ HÜRRİYETİ 

 

Dünya despot, zâlim, diktatör ve faşistlerle yaptığı mücâdelede çok tecrübe kazanıp haklar elde etti. Bunlar öyle tecrübelerdir ki yaşanmış, çilesi çekilmiş ve bedelleri ödenmiştir. Bu mücâdele ve direnişin sonunda elde edilen haklardan biri de söz hürriyetidir. Çünkü baskıcılar ve seçkinler ağızlar kapanmadığı müddetçe aslâ rahat edemezler. Hiçbir yerden hiçbir söz, kelâm duymayıncaya kadar bu baskılarına devam ederler.

Zâlimlerin hoşlanmadığı söz hürriyeti lüzumsuz lâkırdı ve şarkı türkü söyleme hürriyeti değildir. İnsanların bu şekilde sözleri onların hoşuna gider. Çünkü kötülüklerini engelleyecek bir kelâm değildir bunlar. Burada kastedilen azgın ve despotların hoşlanmadığı ıslahçı ve düzelticilerin konuşmaları ve sözleridir. Bu yapıcı tenkit hürriyetidir. Düzeltme ve nasihat hürriyetidir. Delile, kılıç ve sopa ile değil delil ile karşılık verme hürriyetidir.

İslâm bu hürriyeti son derece açık bir şekilde ayrıntılı olarak açıklamış, sınırlarını ve alanını belirlemiştir. Tenkit ve nasihat hürriyeti olarak beyan etmiştir yoksa her aklına gelenin istediği zaman yapıp istediği zamanda terk edeceği bir hürriyet değildir. İslâmdaki bu hürriyet bunu çok üzerindedir.

Bu hâlde söz söylemek mubah değil farzdır, vâciptir.

Müslüman yanlışlar yapılırken susmak helâl olmayıp sözle engellemek farzdır. Doğruluk ve değeri devam etmesi için bunu yapılması bir vecibedir. Hatayı tenkit vâcip, hata edenleri nasihatle engellemek farzdır.

Bütün toplum bu sorumluluğu yerine getirmekte aynı derecede görevlidir. Bu, hakkın hayatta kalması doğrunun yaşama hâkim olması için gereklidir. Mevlâ (cc) buyurur: “Andolsun akıp giden zamana ki;” “İnsanlar zarardadır.” “Ancak inanıp erdemli davrananlar, birbirlerine gerçeği öğütleyenler ve birbirlerine sabretmeyi öğütleyenler hariç.”(Asr,1-3) Hazreti Rasul (sav) ise; “Din nasihattir” (Buhari) demiştir.

Emri bil ma’ruf, nehyi anilmünker kuralı bu temel üzerine oturmaktadır. Bu İslâm ümmetinin işaret ve ayrıcalığıdır. Bu özelliğinden dolayı bu ümmet insanlar için çıkarılmış en hayırlı insanlar olmuştur. Hak olan sözler kesin inanç ve imandan fışkırır.

Müslümanın gönlündeki imanı coşkun, parlak ve heyecanlı ise her alanda vâcip olan sözler o imanın sâhibinde zuhur eder. Bunlar emir, nehiy ve yanlışları tenkittir.

Ne zaman ki kesin inanç zaafa uğrar ses kesilir, arzular gizlenir anlaşılmaz bir mırıltıya dönüşür. Hâlbuki Müslümanın kalbindeki hakkı koruma arzusu hiçbir zaman ölmemelidir. Susar veya susturulursa o ortamdan ayrılır, ancak kalbinde daima o gerçek canlıdır zuhura hazırdır. Bundan dolayı kalbi ile tebliğ ortamını bulmalı, aciz kaldığı ortamlardan serbest ortamları aramalıdır. Hazreti Rasûlün şu sözü buna işarettir, buyurur ki; “Sizden biri kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin, buna gücü yetmezse dili ile engellemeye çalışsın, buna da gücü yetmezse kalbinden onu reddetsin, ancak bu son durum imanın en zayıf hâle düşmesidir.” Konuşma hürriyeti ayrıca İslâmî hükmün de kişi üzerindeki icrası hürriyetidir.

Bu hürriyetin bir başka tarafı da her şahsın konuşma ve yazma hürriyetine sâhip olmasıdır İslâm bunu en güzel şekilde açıklamıştır. İslâm boş sözleri, lüzumsuz kelâmı hoş görmez. Zarar görmeme düşüncesi ile idarey-i kelâm etmek hoşlanılan bir şey değildir. Kişi kendini ve insanları oyalayacak şekilde fayda ve zarardan uzak şekilde konuşmakla yetinir, bu hoş görülmemiştir. “Ancak sadaka vermeyi yahut iyilik yapmayı ve insanların arasını düzeltmeyi gözeten kimseler müstesna, onların gizli toplantılarının çoğunda hayır yoktur. Bunları, Allah'ın rızasını kazanmak için yapana büyük ecir vereceğiz.”(Nisâ,114)

Eğer konuşulan sözler iftira ve kötülük ihtiva ediyorsa haramdır. Kişi böyle bir sözü söyleme hürriyetine sâhip değildir. “Ey inananlar! Gizli konuştuğunuz zaman, günah işlemeyi, düşmanlık etmeyi ve Peygambere karşı gelmeyi fısıldaşmayın; iyilik yapmak ve Allah'a karşı gelmekten sakınmayı konuşun; kıyâmet günü huzurunda toplanacağınız Allah'tan sakının.”(Mücâdele,9) “Allah, zulme uğrayan kimseden başkasının, kötülüğü sözle bile açıklamasını sevmez. Allah işitir ve bilir.”(Nisâ,148)

Ancak ne yazık ki söz hürriyeti birçok insanın kafasında ve zihninde ters dönmüş, kalemle saldırıya dönüşmüş, her çeşit söz söylemenin hak olduğu sanılmış sayfalar ve gazeteler hiç faydası olmayan hep zararı bulunan saçmalıklarla doldurulmuştur.

Sanki şeytan bunların başlarının üzerine oturmuş kendine bir nefes alma yeri bulmuştur, bundan dolayı da bunların ağzından çıkan, kalemlerinden dökülen her şeyin inancın yasakladığı iftira, gıybet ve yalan olduğu görülmektedir. Kusur arama ve sövmeyi söz hürriyeti sanmaktadırlar.

Bu davranış kişiyi doğru yoldan çıkarıp helâkine sebeb olacak kaygan alanlara yönlendirmektedir. Bu gibi kişileri haktan, faziletten ve şereften yoksun kılmaktadır.

Böyle bir mesleği ve davranışı söz hürriyeti saymak mümkün değildir. Buna dense dense fısk, günah, yıkma ve cehenneme gitme hürriyeti denir. Bütün insanların böyle bir âkıbete düşmekten sakınıp böyle bir felâkete sürüklenmekten korkması gerekir.

**

İnanç Hürriyeti

Bu öyle bir hürriyeti ki dünya bunu kabul ettirmek için çok yorulmuştur. Ancak biz Müslümanlar bu hürriyet için verilen mücâdelenin sıkıntısını pek görmedik.

Çünkü İslâma müntesip bizler nesilden nesle dinimizden aldığımız öğretiler, geçmişimizin bize bıraktığı değerler, aslâ tartışılacak hakkında ileri geri konuşulacak şeyler değildir.

İslâm herhangi bir kişiyi İslâma girmek için zorlamanın, zora başvurmanın önünü kesmiştir. İslâmın dine davette ki tek yöntemi onu açıklayıp gönüllerin kabul edeceği şekilde izah etmektir. Kitabını insanlara okur, bu tebliğden sonra insanları kabul edip etmeme konusunda serbest bırakır. “Kuran'ı ancak hak olarak indirdik ve o da indiği gibi hak olarak kaldı. Seni de yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” “ Kuran'ı, insanlara ağır ağır okuman için, bölüm bölüm indirdik ve onu gerektikçe indirdik. De ki: "Kuran'a ister inanın, ister inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar" ve "Rabbimiz münezzehtir. Rabbimiz’in sözü şüphesiz yerine gelecektir" derler. ” (İsrâ,105,108)

Peygamber'in görevinin İlâhî kelâmı tebliğ et­mekten ibaret olduğu, artık inanıp inanmamanın kendilerine bırakıldığı; iman ederlerse bundan kendilerinin fayda göreceği bildirilmektedir.

Evet, isterlerse iman edeceklerdir. Ya da dilerlerse inkâr ve küfürleri üzere kalacaklardır.

Hiç kimse onları istemedikleri bir şeyi kabule zorlayamaz.

Sağlam imanın yolu hür bir seçim, katışıksız bir ikna hâlidir. Ondan sonrası da ihlâs ile huşû hâli kalmaktadır. Ondan dolayıdır ki âyette; “…De ki: "Kuran'a ister inanın, isten inanmayın, O'ndan önceki bilginlere o okunduğu zaman, yüzleri üzerine secdeye varırlar" ve "Rabbimiz münezzehtir. Rabbimiz’in sözü şüphesiz yerine gelecektir" derler.” Denir. Bu ihlâsı ifade içinde; “Ağlaya­rak yüzüstü yere kapanırlar; Kuran onların saygısını arttırır.” (İsrâ,109) buyurulur.

Sevgili okuyucu anladın herhâlde? İslâm hiçbir zaman ne geçmişte ve ne de gelecekte ebediyen zorlama üzerine bina edilmemiştir. O her zaman tek şeye güvenir ki oda öğretisinin güzelliği ve şeriatının tazeliği ve parlaklığıdır.

Onun insanlardan sâdece istediği genel ortamlarda kendini arz edecek, gören gözlere ve akıllı insanlara kendini tanıtma imkânının verilmesidir. Eğer bir şeyin güzelliği kendine çekici ve kendini kabul ettirici değilse onun ne kabulü ve nede iyi karşılanması mümkün değildir. Güven kanununun sırrı buradadır. “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim sahte tanrıları/Tağutları reddeder de Allah'a inanırsa kopmayan sağlam bir kulpa ya­pışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.” (Bakara, 256)

Din bilgisi, inanç ve amelden oluşan bir bütündür. Bir insana zorla bil­gi verilebilir, fakat zorla inanması sağlanamaz. Çünkü iman kalbin tasdikidir, bil­dirilenin doğru olduğuna insanın içten kanaat getirmesi ve inanmasıdır. Bu inan­ma ancak serbest irade ile karar vermeye ve tercih etmeye dayanır. Ayrıca kalbin ve zihnin içinde olup bitenleri başkasının bilmesi mümkün olmadığından, zora maruz kalan kimsenin "İnandım" demesi hâlinde bunun içteki duruma uygun olup olmadığı kontrol edilemez. Sonuç olarak bir kimse ne zorla inandırılabilir ne de zor altında inandığını söyleyenin içtenliğine güvenilebilir. Dinî amelin özü ihlâstır. İhlâs yapılanların Allah rızası için gerçekleştirilmesidir. Zorla bir davranışta bulunan insanın dinî amelinden söz edilemez. Dinin en önemli iki unsuru olan "iman ve amel" zorlamayla olmayacağına göre "Dinde zorlama yoktur, insan zor­la mümin ve dindar olamaz" cümlesi, tabiatta câri İlâhî kanunlar gibi kevnî bir gerçeği ifade etmektedir. Arkadan gelen ve bu cümlenin gerekçesi mahiyetinde olan "Çünkü doğru eğriden apaçık ayrılmıştır" ifadesi, bu kaidenin aynı zamanda bir dinî kural ve hüküm olduğunun karinesini teşkil etmektedir. Bu iki mânayı bir­leştirerek âyeti şöyle açıklamak mümkündür: Zorla imanın ve dindarlığın olmaya­cağı İlâhî bir kanundur. Şu hâlde siz de insanları belli bir dine inansınlar diye zorlamayınız. Allah Teâlâ'nın insanlara verdiği akıl, hem kendine hem de onu taşıyan vücuda ve yakından uzağa çevresine bakarak, Peygamberlerin gösterdikleri muci­zeler ve getirip tebliğ ettikleri vahiy üzerinde düşünerek hak dini, doğru yolu bâ­tıl dinden ve eğri yoldan ayırabilir; yâni âyetler ve açıklamalar sayesinde hakkı bâ­tıldan ayırmak kolay hâle gelmiş olur. Ortada karışık veya zorlama ile giderilecek bir durum yoktur. Doğru yolu bulan, hak dine inanan, "nefis, şeytan, şehvet, hırs ve sahte tanrılar" gibi eğri yolun, sapkınlık ve şaşkınlığın rehberlerini reddeden müminler, sarsılarak ilerleyen arabaya veya dalgalar üzerinde ine çıka ilerleyen bir gemiye benzeyen bu hayatta, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir kulpa sa­rılmışlardır. Düşmezler, sağa-sola savrulmazlar; bu kulp sayesinde yerlerini, istik­rarlarını, sağlıklarını korurlar ve vazifelerini yerine getirerek yollarına (imtihan ve tekâmül yolculuğuna) devam ederler.

Yeryüzünde canlıların çatışması ve savaşması çeşitli sebeplerden dolayıdır. İslâm girdiği tüm savaşlarda hiçbir zaman savaşı ilk başlatan olmamıştır.

Girip kazandığı savaşlarda da elde ettiği fırsattan dolayı putperestlerin boynuna zincir vurduğu da sanılmasın. Şirki terk edip tevhide gelene kadar zincirli kalmalarını gerekli görmemiştir. Hayır bunu aslâ yapmamıştır. Mevlâ (cc) buyurur: “Ve eğer müşrikler­den biri senden korunma isterse, Allah'ın sözünü anlamasına fırsat vermek için onu koruma altına al; sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır. Bu uy­gulama, onların bilmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.” (Tevbe, 6)

Burada Allâh’ın kelâmını dinledikten sonra onlara uydurma dinlerini terk etmelerini, senin hak olan dinine girmelerini emret demiyor. Aslâ!  Onu serbest bırak emniyet içinde vatanına ve yurduna ulaşmasını sağla diyor.

Bundan sonra eğer İslâma girmek isterse o zorla değil kendi isteği ile gelecektir.

Neden onları bırakmalarını ve “…sonra onu kendi güvenlik bölgesine ulaştır…” diyor. Çünkü bu onlara bir düşünme fırsatı vermek, dini öğrenmelerini sağlamak içindir, dini tanıyıp öğrendikten sonra kendi isteği ile kabul edip o dine girecektir.

Dünyanın çeşitli bölgelerinde din savaşları yapılıp insanların irade ve seçme haklarını sıfıra indirip herhangi bir dine zorla girilmesi sağlanmaya çalışılır. İşte böyle durum ve vakitlerde insanların aklı başına gelip din hürriyeti âyetlerini İslâm fıkhından okumaya başlıyor ve dehşete düşüyorlar. Daha önce düşünmedikleri bu gerçeği gördüklerinde şok oluyorlar.

Dr. Muhammed Yusuf Musa diyor ki: (1) “İslâm hürriyete son derece önem vermiştir. Fıkıhçılar derler ki nesebi belli olmayan bir çocuk Müslüman ve kâfirlerin içinde bulunsa ve kâfir bu benim oğlum, Müslüman bu benim kölem dese, onun hürriyetine hükmedilir ve kâfire verilir ve hürriyeti sağlanır. Çünkü bu hükümle o çocuk peşin olarak hürriyete sâhip olmaktadır. Artık büyüdükten sonra isterse kendi iradesi ile İslâma ulaşabilir. Allâh’ın varlığına ait delilleri bulur ve anlar. Hazreti Muhammed (sav)in en hayırlı bir din ile gönderildiğini idrak eder.

İşte Ortaçağdan bize kalan sarı kitaplardaki İslâm fıkhının hükmü budur. Ama yeni medeniyetin öncüleri ne yapıyorlar? Hastaların, muhtaçların, üçüncü sınıf kabul edilen insanların inançlarını çalmak için nasıl bir yol ve yöntem uyguluyorlar? İslâmın ayıpladığı inanç hürriyetindeki bu yeni eşkıyaların uyguladığı yöntemlerdir. Fitne ve karışıklıklarla dolu bu dünyada serbest bir hürriyetin olması gerekir. Çükü din taassubundan insanlık çok zarar görmüştür.

Başka dinlerin İslâma yaptığının misli ile muamele ederek İslâm kendine girmek için çizilen geniş hürriyeti daraltmamaktadır.

Bir ara Osmanlı padişahlarından 1. Selim Mısır’da bulunan insanların aynı dini kabul etmeleri için teşebbüse geçmişti, bu sâdece Endülüs’te Müslümanlara yapılanlara bir siyasî misilleme idi. Ama Şeyhülislâm böyle bir girişimi kabul etmemiş, insanların zorla değil kendi istekleri ile İslâma girme hürriyetlerinin olduğunu beyan etmiştir. Başkaları ne yaparsa yapsın İslâmı kabulde İslâmın yöntemi budur.

Bizim tüm umudumuz bu geniş inanç hürriyetinden dolayı Müslümanların zarar görmemesi, çözüm alanı olan din hürriyeti alanında dinlerinin öğretilerini ne olursa olsun yerine getirmeleridir

1  El-İslâm ve Hacetülinsaniyyeti İleyhi, isimli kitap.

 
Yazar - Detay - Alt
 

KISACA BİZ

Ribat Eğitim Vakfı Adapazarı Şubesi olarak 1995 yılından beri sevgili hemşehrilerimize hizmet etmek çabasındayız. Kadın, erkek ve çocuklar olarak tüm aile fertlerine eğitim, kültür ve sosyal konularda programlar düzenlemekteyiz. Maddî ve manevî yönden katkılarda bulunmaktayız.

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.