Yazar - Detay - Üst

Bayram YILMAZ

Bayram YILMAZ

28 Aralık 2017 Perşembe 09:02:46

556 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

Prens Ve Prenses(Ler)

Bayram YILMAZ

ylmaz.bayram@gmail.com

Bir gurup arkadaşlarımızla 2017-2018 Eğitim sezonu faaliyetlerimizi planlamak, son rötuşlarını yapmak aynı zamanda da mütevazıde olsa karnımızı doyurmak için bir arkadaşımızın çalıştığı döner menüsü ile ünlü bir mekânına misafir olalım dedik. Hem ziyaret, hem ticaret, hem de ümmete layık olma çabası… Malum bu koşuşturmanın içinde aynı anda birkaç işi birden yapmazsak işlerimizi yetiştiremiyoruz. Mahsuru da yok değil tabi...

Geçenlerde bir arkadaşımız “hocam senin halini hiç iyi görmüyorum” dedi “Önceden benle konuşurken kafanda iki iş oluyordu, şimdi sanki dörde çıkmış gibi…”  diyerek sitemde mi bulundu yoksa takdir mi etti anlamadım…

Neyse lokantaya dönelim;  garson bizim kafa karışıklığımıza sinirlenmiş bir şekilde sipariş defterinin üçüncü sayfasını sert bir şekilde yırtarak “sağ baştan say der” gibi az çorba, dürüm döner, tabakta altında pilav olmayan döner siparişlerini alarak adımlarıyla da alt metinde “sizinle mi uğraşacağım” duygusunu vererek alt kata siparişleri hazırlamaya gitti.

Eskiden göstermeden karın doyurmak tavsiye edilirken şimdiki konsept “bak biz burada yemek yiyoruz..” şeklinde bol ışıklı ve cam kaplamalı mekanlar...

Böyle bir mekânda fonda da “Şol cennetin ırmakları akar Allah Allah deyu deyu…”  çalmıyordu. Açılmış bir müzik kanalından benim ilk defa baştan sona mecburen dinlediğim türkü olmadığına emin olduğum ama şarkı da demeyeceğim bir müzik  Sustu tüm sesler güneşle kayboldu,  Tüm düşünceler sahile vurdu, Ah neler neler, bir rüzgarla uçtu...”  Kapatmalarını rica ettik. Onlarda ortasını bulalım der gibi televizyonu ses var görüntü yok haline getirdiler ve bizlere “Show devam etmeli…” duygusunu yaşattılar. Müziğin dinlendirici etkisi altında…! Faaliyetlerimizi planlarken ulaşabildiğimiz ve ulaşmamız gerekirken ulaşamadığımız arkadaşlarımızın katkılarını nasıl çoğaltabiliriz diye konuşurken, bir yandan pilavsız dönerlerimizi yiyor kulaklarımızla da bir sosyoloğ titizliğiyle çalan müziğin sözlerine kulak kabartıyorduk. Artık beyin nasıl sürmenaj olduysa bi yandan su kaynatıyor bir yandan da yola revan halinde...

Yaz yaz bitmez, ömrüm yetmez, Anlat şarkı, anlat son kez, Bu masalda mutsuzlar var, Yalnız kaldı prens ve prenses

Metnin giriş kısmı bu kadar. Gelişme bölümü için vira bismillah

Yaşları 30 un altında çocuklarımız var. Çocuk derken sadece biyolojik anlamda söylemedim duygusal dönem olarak çocukluk evresini atlatmamış zaman doğum tarihine her yıl bir yaş daha eklerken tecrübe olarak bir yıllık birikim eklenememiş çocuklarımız var. Üniversitede çok iyi bir yerleri kazanmış ama ekmeğin fiyatını sorduğumuzda duraksamadan cevap verebilecek bilgi derinliğine sahip olamayan... Her biri aynaya baktığı zaman kendisini bir prens ve prenses olarak gören.

-Bak Prens ve Prenses dedim şehzade bile diyemedim… Diyemeyiz çünkü 14 yaşında Şehzade Mehmet’in taşıdığı sorumluluk bilincinin değil çeyreğini onda birini bile sırtlarına yüklesek yere kapaklanırlar. O Yüzden her biri bir şehzade değil bir prenss ve prenses (çift ss ile)-

Yozlaşmada önce kavramlarımız kirlenir, sonra dimağlarımız, sonra tasavvurumuz. Kirlenme duygularımızın flulaşması ile devam eder de… bizim niyetimiz çözülmesi ağır bir mevzuyu size aktarmak değil. Nihayetinde döner masasında ilk cümleleri kurgulanış bir yazı yazmak niyetimiz. Bir nevi fıkra anlatmak. Ama işimizi ve muhataplarımızı o kadar çok seviyor ve önemsiyoruz ki fıkra anlatma işini de tüm ciddiyeti ile yapmaya gayret ediyoruz.

Öyle demiş Charlie Chaplin, meşhur karakteri ile şarlo “içerden baktığınızda trajedi olan bir mesele dışarıdan baktığınızda komedidir...” Bizimki tam tersi hariçten gazel okuduğumuzda gülmemize veya kızmamıza sebep olan durun içerden baktığımızda bir trajedi olabilir. Seyyid bin Ebül Bekanın Yavuz Selim Yazdığı Ama 2. Bayazıt’ın okuduğu Endülüs Ağıt şiirinde geçen bir dize gibi …”bazen bir hüzün boşalır bazen bir sevinç tufanı…” 

Tamam itiraf ediyorum gelişme bölümü fazla karışık oldu. Belki masadaki karışık salatadandır. Toparlamamız, toparlanmamız lazım.

30 yaşın altındaki “benim yakışıklı prensim, güzel prensesim…” diyorduk. Her biri önce okul, diploma, masa başı zahmetsiz kolay iş… hedef ve kariyerine motive edilmiş. Muhafazakâr ailelerde okuldan arta kalan zamanlarda “ahretini kurtaracak kadar…” da tedrisat gösterilmiş, -“dünyasını kurtaracak kadar…” diye bir cümleyi en son ne zaman kurduk veya duyduk.- Öğrenci kamplarında üç çeşit yemeği beğenmeyen çocuklarımız… Önlerine her türlü imkânı sunduğumuz (elhamdülillah) ama nedense bizim çamurlu sokaklarımızda gazoz kapaklarıyla oynarken sahip olduğumuz neşe ve mutluluğa bir türlü yaklaşamayan çocuklarımız…

Sosyalleşme dediğimiz zaman insanların gözlerine bakmayı, yüreğine dokunmayı, birlikte çay içmeyi ve yahut insana dokunan herhangi bir faaliyeti anlamayan, a-sosyalliği yüzünü görmediği takipçileri üzerinden a-sosyalliği sosyalleşme olarak anlayan ekranların büyüttüğü çocuklarımız…

Her biri kaba etini oturduğu yerden kaldırmayarak ilgili olduğu alanlara bozuk cümlelerle dikkat çekeceğini, sorun çözeceğini zanneden tipler…

“bir yudum su, bir zeytin tanesi inanlar için dünyaya bedeldir…” sözünü hiç duymamış, benim oğlum/kızım her şeyin en iyisine layık tutumları ile büyümüş bir nesil… Hiç çocuk büyütmemiş batı kaynaklı prosesten cıkmış diplomalı profesyoneller tarafından “çocuklarınızla arkadaş olun…” diyerek kandırılmış ailelerin çocukları…

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda…”

Ruh halleri huzursuz, yüz ifadeleri hissiz, düşünme biçimleri her türlü muhataplıkta kendini merkezde konumlayan, beklentileri hep en yukarda ama sorumluluk duygusu diplerde gezinen,  kurdukları cümleler kısa ve devrik, “ben” kelimesini çok seven ve sık kullanan, özgüveni tepelerde… Bilinç diye bir kaygısı olmayan, kendi kocaman küçük dünyalarında tek başına basket oynamaya çalışan bir kuşak;

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda…”

Toplumsal statü talepleri konusunda müdanasız ama statü kazanmanın gerektirdiği çalışma azim ve kararlığı konusunda kopye çekerek sınıf geçmeye çalışan ön ergen liseli psikolojisinde, Toplumsal rol kavramını belki bir veya iki kez duymuş, nedir? Sorusuna “toplumdan beklenilen rol” diye yanlış cevap veren çocuklarımız…

“Ve onlar şimdilerde çok zor durumda…” Kâbustan uyanmaktan çok uyanınca kâbus görebilme ihtimali o kadar çok korkutuyor ki onları… Hijyenik ortamlarda büyütüldüklerinden vucut dirençleri gelişmemiş, her biri hastalanmaya o kadar yatkınlar ki…

Parayla özel üniversitelerde okutmaya çalıştığımız çocuklarımıza altlarına aldığımız sıfır Volvo S60 arabayla okuluna gönderdiğimizde çocuğumuz bize teşekkür etmeyip söyleyeceği şey “herkes okula Mercedes, BMV ile geliyor ben niye Volvo ile gidiyorum” olacaktır. (Ayniyle vaki olmuştur.) Garibimin yaşı 22, altında Volvo ve kendini ezik hissediyor… Vah zavallı (inanarak söyledim)  fazla değil artı 150bin lirası daha olsa mutlu olacak. Ya da o öyle zannediyor.

Peşlerinden kazandıkları üniversitenin olduğu şehre aile boyu taşındığımız, yemek yapmalarına, bulaşık yıkamalarına izin vermediğimiz,  sorunlarını kendi başlarına çözecek kadar büyümelerine müsaade etmediğimiz oğullarımız-kızlarımız kendi başlarına da mutlu olma becerinden yoksun kalıyorlar.

Mezun olduklarında müdürlük yapacak donanıma yaklaşamamışken bile; müdürlükten aşağı bir statüyü zül kabul eden, teklif edilen işin ücreti için “o kadar parayı bana zaten annem veriyor” diyebilen, İş disiplini konusunda zihinsel ve alışkanlık olarak bir hazırlığı olmayan ama lükslerinden de vazgeçmek istemeyen her biri annesinin prens ve prensesleri…

Sonuç; yok öyle bir dünya…

Hak ederek kazanmayı öğretmediğimiz, Önlerine ba��kalarına da faydalı olabilmek gibi bir hedef koyamadığımız, sokakta oynamasına, arkadaşları ile birlikte oyun oynayıp rekabete girmesine, kavga etmesine sonra barışmasına müsaade etmediğimiz çocuklarımız, biz olabilmeyi sonraki yaşlarda öğrenemeyeceklerdir.

Zengin olmak müsrif olmayı gerektirmez. Çok harçlık verince çok iyilik yapmış olmuyorsunuz. Acıkmayınca yemek tatlanmaz. En güzel yemek acıkınca yenen yemektir. Çocuklarınızın aç kalmasına fırsat verin. İstek de bulunmasını öğrensinler.

Daha ilgili hadisi okumadan 11 yaşında edindiğim şahsi tecrübemden biliyorum “kişi kendi kazancından daha hayırlısını yememiştir.”  O yüzden fıtrata aykırı işler yapmayalım Allah korusun her şeyi elde etmiş çocuklarımıza ilerde birde anti-deprasan ilaçlarını kendi ellerimizle vermeyelim. Bırakın ders çalışırken canı portakal yemek istiyorsa kalkıp mutfaktan kendisi alsın soysunda yesin. Portakalı geçtim mandalinayı soyup dilimleyip tabakta servis etmek. Ondan sonra “anasının avutamadığı, babasının büyütemediği” şımarık veletlerle biz öğretmenleri uğraştırmayın kardeşim. Nedir okula gelirken kalemini çantasına koymayı unutan liselilerden çektiğimiz bizim…

Sondan bir önceki söz; Gerçi ben çıraklık yaptığım sanayi ortamında Müslümcü, Meslek lisesinde Ahmet Kayacıydık ama güzel hatırınız için Sezen Aksu ile devam edelim; “Her şeyin bir bedeli var, güzelliğini bile… Bir gün gelir ödenir. Öde firuze”  diyordu seksenlerde.

Sadece bu dünyada değil ahiret hayatında bile neyi istiyorsak bedelini ödemeli ve hak etmeliyiz. Çocuklarımız ve biz mutlu olmak istiyorsak mutlu olmanın da bir bedelinin olduğunu bilmeli ve öğretmeliyiz. Çocuklarımızı küçük yaştan itibaren okul çantaları başta olmak üzere kendi yüklerini taşımasını, bedel ödemesini, hak etmesini öğretmeye çalışalım ya da en azından öğrenmelerini güçleştirmeyelim diye düşünüyorum…

Son söz olarak bir soru ile bitirmiş olalım; Şimdi ben bu yazıyı Yakışıklı Prenss ve Prensess’ler için mi yoksa Kral ve Kraliçe’ler için mi yazdım?

Yazar - Detay - Alt
 

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.