Yazar - Detay - Üst

Ömer Faruk Akpınar

Ömer Faruk Akpınar

23 Kasım 2017 Perşembe 10:48:50

539 kez okundu.

Yazarın Biyografisi Yazarın Diğer Yazıları

En Hayırlı Nesil

Kur’ân’ın nüzul sürecine şahit olmuş, Allah Rasûlü’nün rahle-i tedrisinde yetişmiş olan Ashabı Kirâmın İslâm tarihinde önemli bir yeri vardır. Onlar, vahyin ışığında bir hayat sürmüşler, Peygamber yolunun ilk takipçileri olmuşlardır. Onlar, “Babam anam sana feda olsun!” diye hitap ettikleri Rasûl-i Ekrem’i sevmişler, ona tâbi olmuşlar, hatalarını onun öğretileriyle düzeltmişlerdir. Onlar, gönüllerde îman tohumlarının yeşermesi, İslâm’ın sistemleşmesi ve insanlığa yayılması için büyük gayret göstermişler, bu sebeple “İslâm medeniyetinin kurucu nesli” olarak kabul görmüşlerdir. Onlar ve onların yolundan gidenler, âyette “ insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmet ” olarak nitelenmişler, bir Allah’a olan îmanları, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma özellikleri ile anılmışlardır (Âlu İmrân, 3/110). Onların hayırlı kimseler olduklarına Peygamber Efendimiz de şâhitlik etmiş, “İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” buyurmuştur.[1]

Hz. Peygamber’den, ondan fazla sahabi naklettiği için “mütevâtir” sayılan bu hadisi nasıl anlamalıdır? İnsanın hangi asırda yaşayacağı, kendi iradesinde değildir. Öte yandan sahabe içinde münâfık olanlar ve günah işleyenler de vardır. Peki, bu hayırlılık, efdaliyet neyi ifade etmektedir?

Öncelikle bu Nebevî sözün, her bakımdan bir üstünlüğü değil, Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunma bakımından bir önceliği kastettiği veya bunun, genel bir ifade olup sahabe neslinin bütün nesillerin en hayırlısını oluşturduğunu ifade ettiği belirtilmelidir.

Bir ırmak düşünelim... Irmağın kaynağına yakın olan kısmı hacimce küçük olsa da saflığı, duruluğu, temizliği, kullanıma elverişliliği açısından bu nehrin en kıymetli kısmını oluşturur. Irmağın baş tarafında da, son kısmında da küçük su gölcükleri oluşabilir. Her bir göletlerin insanlara sunduğu fayda, miktar ve çeşitlilik bakımından birbirinden farklıdır. Bu ırmağın pınarı Hz. Peygamber, menbaa yakın olan kısmı ashab olmakta, ardından sırasıyla sonraki nesiller gelmektedir. Ashabın menbaa yakın oluşu, bir yönden üstünlüktür. Çünkü suyun doğrudan menbaı ile temas hâlindedirler ve üzerlerine bulaşacak bir toz, menbadan fışkıran su ile anında temizlenebilmektedir. Üstelik kaynak ile yatak arasında köprü vazifesi görmektedirler. Akan suyun birikinti oluşturduğu yerler, her dönemin ilim ve irfan merkezleri varsayılabilir. Sâdece insanoğluna değil diğer canlılara da farklı açılardan hizmet veren bu gölcüklerin, nehrin diğer kısımlarına göre bir kıymeti ve üstünlüğü söz konusudur. Menbaını hiç göremese de Nübüvvet pınarıyla irtibatını hiç koparmayan, farklı zaman ve mekânlarda akıp çeşitli ilim havuzlarında yoğrularak yoluna devam eden bir nehrin oluşturduğu deltaların da pek çok faydası ve güzelliği bulunmaktadır. Rasûl-i Ekrem’in ifade buyurduğu gibi “başının mı sonunun mu hayırlı olduğu belli olmayan” bir ırmak. Enes b. Malik ve Ammâr b. Yâsir’den rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: “Ümmetim yağmura benzer; başı mı sonu mu hayırlıdır, bilinemez.”[2] Yine Ebû Hüreyre’nin anlattığına göre o şöyle demiştir: “ Kardeşlerimi görmeyi arzu ederdim! ” “Bizler senin kardeşlerin değil miyiz?” dediler. Şöyle buyurdu: “ Sizler benim ashabımsınız, kardeşlerim ise henüz gelmemiş olanlardır .”[3] İşte, konumuz olan hadisi bu hadislerle birlikte değerlendirmek gerekir. Müslüman, vahyi nesil be nesil kendilerinden öğrendiğimiz ashabı örnek almalı, onların yolunu takip etmeli, onlardan ulaşan bilgi ve birikimi sonraki nesillere ulaştırmalıdır. Bu arada sahabeyi en hayırlı kılan hususlara da dikkat etmek gerekir.

Rabbimiz, onların îmanlarıyla birlikte iyiliği emir, kötülükten nehiy sorumluluğunun bilincinde olduklarını vurgulamıştır. Maalesef günümüz Müslümanlarının en gâfil oldukları konuların başında iyiliği emir, kötülükten sakındırma vazife ve sorumluluğunun bilincinde olmamaları gelmektedir. Yeryüzünde fesat ve fücurun artma sebeplerinden birisi de budur.

Hz. Peygamber, ilgili hadisin devamında "Bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki, ‘yalan yaygınlaşır.’ ‘Onlardan kiminin tanıklığı yeminin önüne geçer, kiminin de yemini tanıklığının önüne geçer.’ ‘Kendilerinden şâhidlik istenmediği hâlde şâhidlikte bulunurlar, hainlik ederler, güvenilmezler. Adakta bulunurlar ama yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.’ ‘Kendilerinden yemin talep edilmeden/ durduk yere yemin ederler’ buyurmuştur. Efendimiz bu sözleri ile hayırlı olmanın bazı ipuçlarını vermiştir. Hayırlı kişi, doğru sözlüdür, yalan söylemez, yalan yere veya durduk yere yemin etmez, yalancı şâhitlikte bulunmaz, güvenilirdir, ihânet etmez, sözüne sadıktır. Yalan yemin ve yalancı şâhitlikle elde ettikleri, adağını yerine getirmemekle sözde kâr ettikleri, kendisine güvenerek emânet bırakanlara hainlikle kazandıkları gibi haksız yolla elde ettikleri midesini doldurmuş değildir. O, helâlinden kazanıp, hakkı olanın hakkını verir, ‘hep bana hep bana’ diyerek karnını şişirmez. “ İşte onlar, hayırda yarışırlar, iyiliklere koşuşurlar, iyilik için yarışırlar ve o uğurda öne geçerler. ” (Mü’minûn, 23/61) Onlar,“Cennete girene kadar hayra doymayan” inanmış kimselerdir.[4] Onlar, hayırlı bir işte yorulan, bir başka hayırlı işte dinlenen kimselerdir.[5]

Hadiste geçen “İnsanların en hayırlısı”ndan kasıt Hz. Peygamber’den sonraki dönemin insanları olmalıdır. Her ne kadar sahabenin, önceki peygamberler mesabesinde olduğu söylenmiş olsa; hatta ‘ümmetin âlimlerinin İsrailoğullarına gönderilen Peygamberler gibi olduğu’ şeklinde hadis âlimlerinin asılsız kabul ettikleri bir rivayet bulunsa da[6] Efendimiz’in bu sözü ümmetin son halkasına has olmalıdır. Nitekim bazı tariklerde ifade ‘ümmetimin en hayırlıları’ şeklinde zikredilmiştir.

“Benim asrımdakiler” ifadesinden kasıt ise o çağın Müslümanları, yani sahabilerdir.[7] Yoksa aynı asırda yaşamakla, hatta Peygamber’in akrabasından olmakla birlikte îmandan mahrum kalan, Müslümanlara düşmanlıkta bulunan nice kimseler vardır. Belki böyleleri insanların en hayırsızları arasındadır, çünkü vahiy menbaına yakınlıklarına rağmen ondan istifade edememişlerdir.

Sahabenin sâhip olduğu bu fazilet neticesinde, onların sözleri ve uygulamaları hadis âlimlerince “mevkuf hadis” olarak kabul görmüş, hatta muhtevası sebebiyle bazı rivayetleri hükmen merfû sayılmıştır. Fakihler de sahabe kavlini fıkhî deliller arasına dâhil etmişlerdir.

Ehl-i Sünnet Kelamının öncü isimlerinden İmâm Tahâvî (ö. 321/933), Müslümanın sahabe konusunda olması gereken tavrını şöyle özetlemektedir: “Rasulullah’ın (s.a.) ashabını sever, onlardan herhangi birisini sevmekte aşırı kaçmayız. Onlardan herhangi birisinden berî olmayız. Onlara buğzedenlere ve onları hayırdan başka şeylerle yâd edenlere buğzederiz. Onları, ancak hayırla anarız. Onları sevmek din, îman ve ihsândır. Onlara buğzetmek ise, küfür, nifâk ve tuğyandır."[8] Sahabe arasında vuku bulan harpler konusunda ise Tahavî Akaidi şârihi şunları söyler: “Hepsi hakkında iyi düşünür, iyi söyleriz. Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş îmanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, îman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin! (Haşr, 59/10) Onların zamanında olan fitnelerden Allah bizi korumuştur. Ondan niyazımız, dilimizi de (onlar hakkında ileri geri konuşmaktan) muhafaza etmesidir.”[9]

Bu sebeple hayırda onlarla yarışmak, en azından bu yolda gayret sarf etmek yerine sahabileri fazilet bakımından birbirleri ile yarıştırmak, onlar hakkında bilgisizce konuşmak veya nefsini onlardan üstün görmek hiçbir Müslümana yakışmaz. Buna karşılık sahabenin ulaşılamayacak derecede üstün olduklarını söyleyerek onları yüceltmek de doğru değildir. “Peygamber görmemiş ama, sahâbî kıvamında dinî bir hayat yaşamaya gayret eden Müslümanların olması tabiidir.”[10] Dolayısıyla “velilerin en büyüğünün sahabenin en küçüğüne bile yetişemeyeceği” şeklindeki anlayışın doğru olmadığı, tek tek düşünüldüğünde sonraki dönemlerde de bulunan bazı kimselerden daha üstün şahsiyetlerin yetiştiği söylenebilir. Nitekim tebeü’t-tâbiînin ileri gelenlerinden, muhaddis ve fakih Abdullâh b. el-Mübârek (ö. 181/797) hakkında “ashabın Hz. Peygamber’le sohbet edip gazvede bulunmuş olmalarının dışında İbnü’l-Mübârek’e bir üstünlüklerinin görülmediği” söylenmiştir.[11] Böyle insanların her dönemde var olması mümkündür ve mü’min, böyle kimselerden olmaya gayret etmelidir.

Sahabeyi takip eden nesil ise tâbîûn olarak bilinir. Onların, sahabeden aldıkları ilim mirasını, fethedilen yeni topraklara ve sonraki nesle ulaştırmaları, onlara tâbi olanların da bunu devam ettirmeleri, tâbir yerinde ise akar suyun havzasını oluşturmaları sebebiyle sonraki nesillere bir üstünlükleri vardır. Sahabeye tâbî olmaları hasebiyle onların söz ve uygulamalarına hadisçiler “maktû’ hadis” demişler, onların görüşleri fıkıhta yardımcı delil olarak kullanılmıştır. Kendilerine tâbi olunan mezhep imamlarının çoğu ise tebeu’t-tâbiîn neslindendir. Bu fazilet, sahabede olduğu gibi, onların her birine has olmayıp, tarihteki konumlarını ifade etmektedir. Nitekim mezhep imamımız Ebû Hanîfe: “Onlar da insandı, biz de insanız (Onlar gibi biz de ictihad ederiz.)”[12] diyerek bu hususa dikkat çekmiştir. Ancak onlar hakkında böyle söz söyleyeb ilmek için de İmâm-ı A’zam’ın ilmî birikimine sâhip olmak gerekir. Vesselâm.


[1] Buharî, Şehâdât, 9; Fezâilu Ashâbi’n-Nebî, 1; Rikak, 7; Eymân, 9; Müslim, Fezâilu's-Sahâbe, 212; Tirmizî, Fiten, 45; Şehâdât, 4; Ebu Dâvud, Sünnet, 10; Nesâî, Eymân, 29.

[2]Tirmizî, Emsâl, 6; Tayâlisî, Müsned, 2/38, 3/511; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 19/334, 445; 31/174;İbn Hıbbân, Sahîh, 16/209.

[3] Müslim, Tahâret, 39; Mâlik, Tahâret, 58; Nesâî, Tahâret, 110; İbn Mâce, Zühd, 36.

[4]Tirmizî, İlim, 19.

[5] İnşirah Sûresinin son iki âyetinin bu şekilde açıklanması için bkz. Akpınar, Ali, “Hz. Süleyman(a.s.)'dan Karınca Mesajı”, Somuncubaba Dergisi, sayı: 177.

[6]Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 2/64.

[7]İbn Hıbbân, ister bu söz söylenmeden önce vefat etmiş, ister sonra vefat etmiş olsun tüm sahabenin bu sözün kapsamına girdiğini söylemiştir. Bkz. İbn Hıbbân, Sahîh, 16/206.

[8]İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, s. 467.

[9]İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahâviyye, s. 484.

[10]Çakan, İsmail Lütfi, “En Hayırlı Nesil”, Altınoluk Dergisi, 11/2004.

[11]Zehebî, Siyer, 8/390.

[12]İbn Hazm, el-İhkâm, 4/573.

Yazar - Detay - Alt
 

KISACA BİZ

Ribat Eğitim Vakfı Adapazarı Şubesi olarak 1995 yılından beri sevgili hemşehrilerimize hizmet etmek çabasındayız. Kadın, erkek ve çocuklar olarak tüm aile fertlerine eğitim, kültür ve sosyal konularda programlar düzenlemekteyiz. Maddî ve manevî yönden katkılarda bulunmaktayız.

HIZLI İLETİŞİM

Adres: Kemalpaşa Mah. 340.Sok. No:57 Serdivan

Telefon:0 (264) 277 19 46

E-Mail: adabulteni@adabulteni.com

HARİTADA DERNEĞİMİZ

Derneğimizin haritadaki konumu aşağıdaki gibidir.